İSLAM HUKUKU AÇISINDAN KARIŞIMLARDA İSTİHLÂK (YOĞALTIM) *

 

Murat ŞİMŞEK

 

Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi,

İslam Hukuku Anabilim Dalı

Konya

E-posta: muratsimsek76@hotmail.com

 

Özet

İstihlak, az miktardaki bir maddenin, çok miktardaki diğer maddeye karışarak temel özelliklerini kaybetmesidir. Bir yaklaşıma göre onun içinde varlığını sürdürmekle birlikte rengini, tadını ve kokusunu kaybetmesi yeterli görülürken, diğer bir yaklaşımda çok miktardaki temiz maddeye karışan eser miktardaki necis madde, başka bir temiz maddeye dönüştüğü zaman istihlâk gerçekleşir. Bu durumda istihlâk, istihâlenin bir alt bölümü olur. İçine necaset düşen su ile diğer sıvıların aynı hükümde olup olmadıkları tartışılmıştır. Hanefiler su dâhil tüm sıvıların aynı hükümde olduğunu söylemişlerdir. İstihlakin temel iki uygulama alan örneği meşrubat ve maya konularıdır. Burada alkolün maddi necis sayılıp sayılmayacağı, necis sayıldığı takdirde meşrubat üretiminde kullanılan eser miktardaki alkolün istihlâke uğrayıp uğramadığı ihtilafı vardır. Bir kısım muasır araştırmacılar az miktardaki alkolün istihlâke uğradığını söylemişlerdir. Diğer örnek ise ölmüş hayvanın midesinden (şirden) elde edilen mayaların kullanımıdır. Bazı araştırmacılar süte yaptığı tesiri esas alarak caiz görmese de çoğunluk, klasik literatürdeki bilgilere dayalı olarak mayanın istihlâke uğradığını söylemişlerdir. Bazı araştırmacılar tarafından istihâle ve istihlâkin siyaset-i şer‘iyye gereği bir ara çözüm niteliği taşıdıkları ve helal alternatiflerinin araştırılmasına da dikkat çekilmiştir.

Anahtar kelimeler: Helal gıda, istihlâk, necis, su, sıvılar, alkol, maya.

 

Giriş


Helal gıda konusunda bir takım kriterler tespit edebilmek için sorulabilecek külli soru, “bir nesne neden helal veya neden haramdır?” şeklinde kurulabilir. Bu soruya verilecek cevaplar aynı zamanda helal ve haram kriterlerini de ortaya koyacaktır. Bu soruya, dini metinlerde doğrudan geçtiği için; gerekçesi akılla kavranamayıp sadece hikmeti anlaşılabilecek (taabbudî), belki dünyada sırf sınama (sınav) kastı bulunan bir konu olduğu için; temiz (tayyib) veya pis (habîs/necis) grubunda yer aldığı için; tabiatında iğrençlik, tiksindiricilik ve vahşilik bulunduğu için; faydalı ya da zararlı olduğu için; toplum ve fert algıları (örf) bu şekilde olduğu için (ki bu konuda Hanefiler, diğer bazı mezheplerin ileri sürdüğü sadece İslam’ın nazil olduğu dönemdeki Arapların bireysel ve toplumsal telakkilerinin değil, fıtratı bozulmamış fert ve toplumların anlayışının kriter alınması gerektiğini söylemektedirler); başka bir maddeye dönüşmüş (istihâle) veya karışmış (istihlâk) olduğu için; aşırı kullanım (israf) içerdiği için; kamu yararı veya zararı içerdiği için şeklinde cevaplar verilebilir. Bunların her birinin klasik literatürde karşılığı bulunmaktadır. Bütün bunlarında ötesinde yiyecekler konusunda helal ve haram şeklinde bir ayrıma gitmenin en külli gayesinin, insanın ruh ve beden sağlığının korunması olduğu söylenebilir.[1]

İstihâle ve istihlâk gibi kelimelerin klasik literatürde doğrudan bir kriter veya ilke olarak yer almadığı kabul edilmelidir. Ancak fıkıh kitaplarında yer alan necaset, havuzlardaki sular, artıklar, kuyular, süt emzirme, yemin ve içki haddi bahisleri içerisinde gerek istihâle gerekse istihlâk konusuna değinilmiş, özellikle dönüşüm ve değişime uğrayan maddelerle, karışım halinde bulunan maddeler hakkındaki örnekler verilirken bu terimler kullanılmıştır. İstihâle ve istihlâki, bir kriteri andıracak şekilde kullanma eğilimi Hanefi mezhebine aittir. Diğer mezheplerin farklı kanaatleri sebebiyle istihâle ve istihlâk konularına mesafeli durdukları görülür. Bununla birlikte İbn Hazm, İbn Teymiye ve İbn Kayyim gibi müctehidlerin de ilgili konularda bu terimleri rahatlıkla kullandıkları görülür.[2]


İstihlâkin Anlamı:

“Helak olmak, ölmek” manasında he-le-ke kökünden türetilen bir mastar isim olan istihlâk, sözlükte ise bir malı infak edip harcamak anlamında kullanılır[3] Temelde bir borçlar hukuku terimi olup, “tüketim, yararlı bir şekilde harcama” anlamında kullanılır; istihsâl’in mukabilidir.[4] Fıkıh kitaplarında da yaygın kullanımı bu anlamıyladır.[5]

Klasik fıkıh eserlerinde istihlâk teriminin türevleri ile birlikte kullanıldığı örneklerden hareketle çağdaş araştırmacılar tarafından iki ayrı anlam ortaya konulmuştur. Birinci anlama göre istihlâk, bir necasetin özünün ilave edildiği temiz madde içinde kaybolması ve renk, tat ve kokudan bir eserinin kalmamasıdır.[6] İkinci anlamı ise bir maddenin diğer bir maddeye mevcut sıfat ve özelliklerini kaybedecek şekilde ve içinde kalsa bile yok olmuş sayılabilecek bir surette karışmasıdır. Mesela bir damla şarap veya sütün, çok miktardaki bir su veya sıvıya karışması böyledir.[7] Bu tanım Nezîh Hammâd’ın tercihidir. O, istihlâki, İstihâlenin bir türü olarak görmektedir.[8]

Bu iki tanımdan anlaşıldığı üzere burada temel tartışma noktası çok miktardaki temiz maddeye karışan eser miktardaki necis madde, başka bir temiz maddeye dönüştüğü zaman mı istihlâk gerçekleşir, yoksa necis madde varlığını sürdürmekle birlikte renk, koku ve tat bakımından bir etkide bulunmadığı için yok hükmünde mi sayılır.

Bir yaklaşıma göre terimin kullanım örneklerine bakıldığında klasik literatürde istihlâk terimi ile bir maddenin, varlığını devam ettirse bile hiçbir surette tesiri kalmayacak şekilde çok miktardaki bir sıvı içerisinde kaybolmasının kastedildiği anlaşılır. Dolayısıyla haramlık gerekçesinin (illet) nazarı dikkate alınması gerekir. Bundan maksat da necasetin bizatihi haramlığıdır. Haramlık gerekçesi ortadan kalkarsa o zaman istihlâk gerçekleşir. Değilse olmaz.[9] Bu yaklaşımda esas olan iz ve tesirinin yani renk, tat ve kokusunun olup olmamasıdır.

Bu tartışmaya İbn Receb, el-Kavâid adlı eserinde işaret eder: “Başka bir maddeye karışıp da izi kalmayan bir madde hükmen yok gibi midir, yoksa değil midir? Bu konuda tartışma vardır. Buna şu meseleler bina edilir. Birincisi içerisinde necasetin istihlâke uğradığı sudur. Eğer su çok ise ittifakla necasetin hükmünü ıskat eder. Eğer su az olursa bu konuda iki rivayet vardır: Sahabeden bazılarına göre necaset mevcudiyetini devam ettirmedikçe hükmü ıskat olur (yani necaset yok sayılır.) Diğerlerine göre ise su onu İstihâleye uğratır. Çünkü suda dönüştürme kuvveti vardır. Necasetin varlığı kalmaz. Kalan şey artık başka bir şeydir. Dolayısıyla necaset temiz bir madde olur.[10]

Diğer yaklaşım ise istihlâki bir istihâle türü olarak görmektedir.[11] Nitekim İbn Hazm ve İbn Teymiyye bu görüştedir.[12] İbn Hazm (v.456) şöyle der: Bir suya, sirkeye veya süte şarap, idrar veya kan düşse artık bundan sonra bu düşen cisim şarap, kan veya sidik değildir. Gerçek bir su veya süttür. Her şey böyledir.[13] İbn Teymiye (v. 728) ise bu konuda şöyle demektedir: “Allah Teâlâ temiz olan şeyleri (tayyibât) bize helal kılmıştır. Mesela yağlar, sütler, içecekler, tatlılar, ekşiler ve sair temiz şeylere bir pislik karışıp tükense ve dönüşse (istihlâke ve istihâleye uğrasa), Allah’ın helal kıldığı bu temiz şeyler nasıl haram olur? Kendisine pis (habis) bir şey karışıp onda tükenip değişime (istihlâk ve istihâle) uğradıktan sonra o şeyin haram olduğunu kim söyleyebilir? Bunun ne kitapta, ne sünnette, ne icmada ne de kıyasta delili yoktur.”[14] İbn Teymiyye, Allâh’ın haram kılmış olduğu kan, leş, domuz eti gibi necis (habâis) maddelerin su vb. şeylere düşüp istihlâke uğradığında (rengi, tadı, kokusu gidecek şekilde kaybolması) ortada ne içki ne kan kalır, demektedir. Bunu da içine şarap düşüp de istihlâke uğrayan bir suyu içenin içki içmiş sayılmayacağı örneğiyle açıklar.[15]

İstihâle ile istihlâkin ortak birçok yönü bulunmakla birlikte, ikisinin temelde iki konuda birbirinden ayrıldığı görülür. Birincisi, istihlâk bir karışım neticesi temiz veya necis olmayı ifade ederken, istihâle tek bir maddenin dönüşmesiyle de olabilmektedir. İkinci fark ise, istihâle neticesinde yapı ve mahiyet bakımından ilkinden tamamen farklı bir madde ortaya çıkarken, istihlâkte az olan necis madde zahiren kaybolmakla birlikte maddenin aslında bir değişiklik olması şart koşulmamaktadır.[16] Tabii burada istihlâki, istihâlenin bir türü sayıp, karışan az miktardaki necis maddenin artık başka bir maddeye dönüştüğünü savunan görüşe göre bu farklılıklar söz konusu olmayacaktır.

İstihlakte temel esasın miktar değil, tesir/etki olduğunu iddia eden araştırmacılar mevcuttur. Bu katkı maddelerinin yiyeceklere tesirli bir fonksiyon icra etmesi için eklenmesi ve renk, kıvam, koku ve tat gibi özelliklerine olumlu bir etkide bulunması bu tesirin büyüklüğünü göstermektedir. Örneğin süte katılan çok az miktardaki maya sütü yoğurt ve peynir gibi tamamen farklı bir maddeye dönüştürmektedir.[17] Necis ve haram maddelerin temiz ve helal gıdalar içine katılmasındaki irade ve kastın rölünü esas alan bu yaklaşım, katılan maddenin az olmasının hükme bir etkisinin bulunmayacağını savunur. Buna göre istihlâkte esas olan miktar değil, tesirdir. Dolayısıyla miktar, değişken olduğu ve kendisine ait bir kriterin tespit edilemeyeceği gerekçesiyle istihlâk için bir illet olarak alınamaz.[18] Bu yaklaşım Hz. Peygamber devrinde üretilen peynirler için kullanılan şirdenin temiz sayıldığı rivayetleri ile çelişir. Çünkü maya miktarı çok az, tesiri ise yüksek bir maddedir ve Hz. Peygamber ithal peynirlerin yenmesine izin vermiştir. Konuyla ilgili tartışmaya aşağıda değinilecektir. Neticede problem, gıdalara katılan az miktardaki katkı maddelerinin orijininin temiz olup olmaması, böyle olmasa bile az miktarda oldukları için yok hükmünde sayılıp sayılamayacakları ve de özellikle alkolün az miktarının necis sayılıp sayılmayacağı noktasında düğümlenmektedir.

Su ve Diğer Sıvılarda İstihlâk

İstihlak ile ilgili bir diğer tartışma konusu ise su ile diğer sıvıların aynı hükümde olup olmadığıdır. Yani bir necis maddenin su içine düşüp karışması ile su haricinde başka bir sıvıya düşüp karşıması istihlâke uğrama bakımından farklı hüküm doğurur mu? Bu konuda İslam hukukçuları farklı kanaatler ileri sürmüşlerdir.

1. İçine Necaset Düşen Suyun Hükmü

Öncelikle belirtmek gerekir ki içine bir necaset düşüp de rengini, tadını veya kokusunu değiştirdiği suların necis olduğunda icma vardır. Bu icma, Hz. Peygamber’in “su temizdir, necis bir şey onun rengini, tadını veya kokusunu değiştirmedikçe su necis olmaz”[19] vb. sözlerine dayanmaktadır. Burada asıl tartışma konusu olan şey, içine bir necaset düşüp de vasıflarından birini değiştirmeksizin çözüldüğünde suyun durumudur.[20]  

İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid adlı eserinde bu konudaki tartışmaları şu şekilde verir:

“Âlimler, kendisine bir necaset bulaşıp da vasıflarından (renk, tad ve kokusundan) birini değiştirmediği suyun hükmünde ihtilâf etmişlerdir. Bir grup, “Bu su -ister çok, ister az olsun- temizdir", demiştir. Bu görüş, İmam Mâlik'ten gelen rivayetlerden biridir. Zahirilerin görüşü de budur. Diğer bir grup âlim ise sular arasında ayırım yaparak: “Az ise necis olur, çok ise necis olmaz” demişlerdir. Bunlar da azlığın ve çokluğun belirleneceği sınır hakkında görüş ayrılığına düşmüşlerdir.  İmam Ebû Hanife bir suyun çokluğunun ölçüsünün şöyle olduğu görüşüne varmıştır: Bir insan suyun bir tarafını hareket ettirdiğinde bu hareket diğer tarafa ulaşmıyorsa o su çok sayılır. İmam Şafii ise, bir suyun miktarının çok olduğunun ölçüsünün Hecer kabilesinin ölçeğiyle iki kulleye ulaşması olduğu görüşüne varmıştır. Bu miktar da yaklaşık beş yüz Bağdat rıtlına tekabül etmektedir.[21] Bazı âlimler bu konuda bir sınır belirlememişlerdir. Onlar, “vasıflarından birini değiştirmese bile necaset, az suyu bozar” demişlerdir. Bu görüş yine İmâm Mâlik’ten rivayet edilmiştir. Ayrıca Mâlik’ten bu suyu kullanmanın mekruh olduğu da rivayet edilmiştir. Dolayısıyla içine az miktarda necaset bulaşmış az su konusunda Mâlik’ten üç görüş gelmiştir:  Bunlar, necasetin o suyu bozacağı görüşü, vasıflarından birini değiştirmedikçe bozmayacağı görüşü ve kullanımının mekruh olduğu görüşüdür.

Âlimlerin bu konudaki ihtilaflarının sebebi konuyla ilgili rivayet edilen hadislerin zahir anlamlarının birbiriyle çelişmesidir. Bu hadisler şunlardır: Ebû Hureyre’nin yukarıda zikredilen Hz. Peygamber’in “Sizden biri uykusundan uyandığı zaman elini abdest kabına sokmadan önce yıkasın…”[22] buyurduğu şeklindeki hadisinin zahirinden, az necasetin az suyu necis ettiği anlaşılmaktadır. Yine Ebû Hüreyre’den rivayeti sabit olan, Hz. Peygamber’in “Sizden biri sakın durgun suya bevledip sonra o suda yıkanmasın”[23] hadisinin zahiri de az necasetin az miktardaki suyu necis edeceğine işaret etmektedir. Aynı şekilde cünüp kişinin durgun suda gusül abdesti almasını nehyeden rivayet de buna işaret etmektedir.

Ancak Enes’ten rivayeti sabit olan, “Bir bedevi kalktı ve mescidin bir tarafına bevletti. Oradakiler ona bağrıştılar. Hz. Peygamber (s.a.s) onlara: “onu bırakın” buyurdu. Göçebe işini bitirdikten sonra Efendimiz, bevlettiği yere bir kova su dökülmesini emretti”[24] şeklindeki hadisin zahirinden ise, az necasetin az suyu necis etmediği anlaşılmaktadır. Zira malumdur ki, o yer, bir kova su ile temizlenmiş oldu. Aynı şekilde Ebû Said el-Hudrî hadisi de az necasetin az suyu necis etmediğini gösterir.  Ebû Dâvûd’un rivayetine göre, Ebû Said (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullâh’a; “Budâa kuyusunun suyu kullanılıyor. Oysa kuyuya köpek leşleri, pis çaputlar ve insan pislikleri atılmaktadır” dendiğinde, Hz. Peygamber: “Hiçbir şey, suyu necis etmez” buyurdu, demiştir.”[25]

Âlimler bu hadislerin arasını cem etmeye çalışmışlar; ancak cem metotları farklı olduğu için görüşleri de farklı olmuştur. Mescide bevleden Arabî hadisi ile Ebû Said hadisinin zahirini alanlar, “Ebû Hüreyre hadislerinde kastedilen mana akılla bilinemez ve bu hadislerin içeriğindeki yasağa, su necis olduğu için değil, ibadet kastıyla uyulur” demişlerdir. Hatta Zahiriler daha da aşırı giderek, “Bir kişi, kaptaki suya bir bardak idrar dökse bile o su ile gusletmek ve abdest almak mekruh değildir” demişlerdir. Bu görüşte olanlar, hadislerin arasını bu şekilde cem etmişlerdir. Az necasetin bulaştığı az suya mekruh diyenler de Ebû Hüreyre’nin iki hadisini kerahete, mescide bevleden Arabî hadisi ile Ebû Said hadisini zahir anlamlarına yani kifayete (yeterliğe) hamletmek suretiyle hadisleri uzlaştırmışlardır. İmam Şâfii ile İmam Ebû Hanife ise, Ebû Hüreyre’nin iki hadisini az suya, Ebû Said hadisini de çok suya hamlederek rivayetleri cem etmişlerdir.

İmam Şâfii, hadisleri uzlaştırdığı bu konudaki çokluk ve azlık sınırını belirlemede Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin tahric ettikleri ve Ebû Muhammed b. Hazm’in da sahih dediği Abdullah b. Ömer’in babasından rivayet ettiği hadisi esas almıştır. Abdullah b. Ömer şöyle demiştir: Rasûlullâh’a, davar ve vahşi hayvanların içine girdiği suyun hükmü soruldu. O da, “Eğer su, iki ölçek (kulle) olursa pislik taşımaz” buyurdu.[26]

İmam Ebû Hanife ise bu konuda kıyasa dayalı olarak bir sınır belirlemiştir. Böylece o, necasetin suyun tamamına dağılışında hareketin dağıtmasına itibar etmiştir. Eğer su, içine giren necasetin, her tarafına dağılamayacağı zannını verecek kadar çok olursa, temiz sayılır.  

Ancak meşhur mescide bevleden Arabî hadisi, her iki görüşe de muarızdır. Bundan dolayı Şâfiiler, necasetin suya bulaşması ile suyun necaset üzerine dökülmesi arasında hüküm bakımından ayrıma gitmişlerdir: “Eğer mescide bevleden Arabî hadisinde olduğu gibi, necaset üzerine su dökülürse su necis olmaz. Ancak Ebû Hüreyre hadisinde olduğu gibi necaset suya dökülürse su necis olur” demişlerdir.

Cumhur fakihler bunun bir zorlama olduğunu söylemişlerdir. Hâlbuki iyice düşünülürse, buna bir çözüm bulunabilir. Çünkü su çok olduğu takdirde, az bir necasetin çok suya tesir etmeyeceği konusunda âlimler icma etmişlerdir. Nitekim necaset, suyun tüm cüzlerine sirayet etmemekte ve çok suda özü kaybolmaktadır. Durum böyle olunca bir miktar su, bir miktar necaset üzerine doğrudan döküldüğünde ona sirayet edip onu necis etmesi uzak bir ihtimal değildir. Ancak bu su, necaset üzerine azar azar döküldüğünde -malumdur ki- necaset de azar azar tükenir ve daha su bitmeden necaset gitmiş olur. Bu duruma göre, necaset üzerine gelen suyun son damlaları necasete değmekle necis olmadan orayı temizler. Çünkü bu son damlalar -her ne kadar az ise de- çok az olan necaset karşısındaki nispeti (oranı) çok olan suyun az olan necaset karşısındaki oranı gibidir. Bunun içindir ki, necis olan bir şeyi yıkamanın sonunda necasetin o şeyden kalktığına kesin olarak inanılır. Bu sebeple, abdest alınabilecek miktarda bir su ile vücut veya elbise üzerinde bulunan bir idrar damlasının yıkanabileceğinde ittifak edilmiştir. Ancak bir idrar damlasının bu miktarda bir suya düştüğünde, bu suyu kullanmanın caiz olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.

Kanaatime göre (İbn Rüşd) bu görüşler arasında hadisleri uzlaştırmada yöntem bakımından en uygun ve güzel olanı, Ebû Hüreyre hadisi ile aynı mânâyı taşıyan diğer hadisleri kerahete, Ebû Said ile Enes hadislerini de caizliğe yorumlamaktır. Çünkü bu yorum, hadislerin mefhumunu zahir anlamıyla bırakmaktadır. Yani Ebû Hüreyre’nin iki hadisinden maksat, necasetin suya tesir ettiğini bildirmektir. Bana göre kerahetin sınırı, kişinin tiksinti duyması ve bu suyu pis görmesidir. Çünkü kişinin, içmeden tiksinti duyduğu bir suyu Allah'a yaklaşmak (ibâdet) kastıyla kullanmaktan sakınması ve o suyu içmekten nasıl tiksiniyorsa bedeni üzerine dökmekten de tiksinmesi gerekir.

“Eğer az necasetin, az suyu necis ettiğini kabul edersek, su asla hiç kimseyi temizlemez. Çünkü yıkanması istenen necis şeyden ayrılan her su damlasının pislenmesi gerekirdi” şeklinde delil gösterenlere gelince: Onların bu sözü anlamsızdır. Çünkü yukarıda anlattığımız gibi, necasetin son kalıntısı üzerine dökülen suyun son damlaları, az necaset karşısındaki çok su ile aynı çokluk oranındadır. Bu görüş, müteahhir ulemadan birçok kimsenin hoşuna gitse de biz biliyoruz ki büyük suların necaseti giderip temizlediğini kesindir. Bu sebeple ulema az necasetin büyük suları bozmadığında icma etmişlerdir. Yıkayıcı, yıkamak istediği necis mekân veya necis uzvun üzerine ardı ardına su döktüğü zaman, bu su çokluğu ile tabii olarak necaseti götürür. Çok olan suyun bir necaset üzerine azar azar veya bir kerede dökülmesi arasında hiçbir fark yoktur. Şu halde bunlar, farkında olmaksızın, ihtilâf mevzuu olan bir meseleye karşı üzerinde icma edilen bir mesele ile delil getirmişlerdir. Halbuki bu iki mesele birbirinden gayet uzaktır.”[27]

Burada bir meseleye işaret etmek yerinde olur. O da gıda gibi yeme-içme ile alakalı bir konuyu özünde ibadet temizliğine yönelik olan necaset ve giderilmesi bahsiyle alakalı delil ve içtihatlarla mukayese etmenin riskleridir. Ancak bu bilgiler bize en azından necasetin tespiti hakkında bilgiler sunmaktadır.           

Bu konuda günümüz bilimsel ve teknolojik gelişmeler açısından bakıldığında su ve diğer sıvıların az olsun, çok olsun ancak vasıflarından birinin değişmesiyle necis olacağı görüşü Muasır İslam hukukçularının çoğu tarafından benimsenir olmuştur.[28] Klasik fıkıh literatüründe bu görüşte olanlar arasında İbn Abbâs, Ebû Hureyre, Hasan el-Basrî, İbnü’l-Müseyyeb, İkrime, İbn Ebû Leylâ, Sevrî, Dâvûd ez-Zâhirî, en-Neha‘î, Câbir b. Zeyd, Gazzâlî[29] ve İbn Teymiye sayılabilir.[30] Bu görüş mezhep olarak Mâlikîlerin tercih ettiği görüştür. Nitekim Gazzâlî, “bu konuda Şâfiî’nin görüşünün, İmâm Mâlik gibi olmasını isterdim” demiştir.[31]

2. İçine Necaset Düşen Su Haricindeki Sıvıların Hükmü

Bir diğer konu istihlâkin zeytinyağı, süt, sirke ve bal gibi sıvı maddelere etkisinin olup olmadığıdır.

Mâlikiler, Şâfiiler, İbâzîler, ve İmâmiyye’den çoğunluk âlimler, su haricindeki sıvıların az olsun, çok olsun, etkisi/izi görülsün görülmesin necaset bulaşmakla pis olacağını ileri sürmüşlerdir. Onların bu konudaki delilleri şöyledir:[32]

1. Hz. Peygamber’e, içine fare düşen tereyağının durumu soruldu. O da, “eğer yağ katı ise fareyi ve düştüğü yerin etrafını atınız; eğer yağ sıvı ise ona yaklaşmayın”[33] buyurdu. Bu hadiste çok ile az olmasının veya tereyağını değiştirip değiştirmemesinin hüküm açısından farklı olduğu söylenmemiştir. Bu da aralarında fark olmadığını gösterir.

2. Necaset sıvının tamamına sirayet edeceği için o sıvıyı kullanmak necaseti kullanmak gibi olur.

3. “Su, temiz ve temizleyicidir; hiçbir şey onu kirletmez”[34] hadisinin mefhum-u muhalifi su haricinde sıvıların pisleneceğini ifade eder.

4. Su haricindeki sıvılar su gibi necaseti def edemez.

6. “Bir konuda helal ve haram durumuyla karşılaşılınca haramlık tercih edilir” ve “hükümler galip ve çok olana göredir,” yani “nadir olan yok hükmündedir” genel kuralları da bunu destekler.

Hanefiler,[35] bir görüşünde Mâlikiler, İbn Teymiyye[36] ve İbnü’l-Kayyim[37] sıvıların suyla aynı hükümde olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla yukarıda zikredilen azlık ve çokluk durumuna göre çok olanlarda vasıflarından birini değiştirdiği takdirde, az olanlarda ise her halükarda necis olacağı ifade edilir. Zahirilere göre hükmün esası değişikliğe uğramaktır. Ancak tereyağı bundan istisnadır. Özel nas varit olduğu için bin kıntar da olsa dökülür. Bu görüş sahiplerinin delilleri şöyledir:[38]

1. İçine fare düşen tereyağıyla ilgili olarak Hz. Peygamber’in “eğer yağ katı ise fareyi ve düştüğü yerin etrafını atınız ve yağınızı yiyiniz”[39] hadisinde genel bir ifade vardır. Ayrıntılı bir durum yoktur. Dolayısıyla hepsine şamildir.

2. Temiz ile necis arasında bazı farklı özellikler vardır. Renk, koku ve tat bakımından bu özellikler ortaya çıkmadan bir maddenin necis olduğuna hükmedilemez.

3. Sıvıları (küçük miktarda necaset bulaşmakla) necis saymakta, insanlar için zorluk ve meşakkat vardır.

Ürdün fetva komisyonunun fetvasında da şöyle denmiştir: “Süt ve diğer sıvılar, içine necaset düştüğünde su ile aynı hükümdedirler. Şöyle ki, rengi, kokusu ve tadı o necaset sebebiyle değiştiğinde pis sayılırlar. Aynı şekilde (su veya sıvı) az olursa değişmese bile necasetin düşmesiyle necis olur. Dolayısıyla içilmesi ve kullanılması haram olur.”[40] Suudi Arabistan fetva komisyonu el-Lecnetü’d-Dâime de bu kanaattedir.[41]

İstihlâkin Uygulama Örnekleri

İstihlakin kullanım alanlarından en önemli ikisi içecekler ve peynir mayası konularıdır.

1. Meşrubat ve Alkol

İçecek ürünlerin üretiminde özellikle katkı maddelerini çözücü olarak az miktarda etil alkol kullanılması bu tür içecekleri İslami açıdan tartışmalı hale getirmektedir. Bu tartışmanın temel noktasını ise etil alkolün necis sayılıp sayılmayacağı ve söz konusu içeceklerin sarhoş edici özellik taşıyıp taşımadıkları teşkil eder.[42] Burada istihlâk iki yönden de işletilebilmektedir. Necis sayıldığı takdirde az miktarda olması nedeniyle; sarhoş edicilik özelliği bulunsa da çok miktardaki içeceğe karşımı nedeniyle istihlâke uğradığı ileri sürebilmektedir.

Alkolün necis sayılması konusuna gelince, klasik literatürde cumhur ulema alkolü necis saymaktadır. Ancak aralarında Rabî‘a b. Ebû Abdurrahmân, Leys b. Sa‘d, Müzenî, Bağdatlı Mâlikî fakihlerin çoğunluğu, Kayrevânîler ve Sa‘îd b. el-Haddâd el-Kayrevânî, Şevkânî, Sıddık Hasan Han, Tâhir b. Âşûr, Nezîh Hammâd, Ahmed Muhammed Şâkir, Musa Carullah Bigiyef ve Yûsuf el-Karadâvî’nin bulunduğu bazı âlimler Maide 5/90. ayette yer alan rics ifadesinin maddi bir necaseti değil, manevi bir durumu işaret ettiğini ve hamrın necasetine dair kesin bir delilin bulunmadığını ileri sürerek hamrın temiz olduğunu savunmaktadır.[43] Hayreddin Karaman, Kevserî’den nakille ispirto ve kolonyanın necis olmadığı görüşünü kabul etmiştir.[44] Nitekim konuyla ilgili şöyle bir cümle meşhurdur: Her haram necis değildir, ancak tüm necisler haramdır.

Musa Carullah’ın bu konudaki kanaatlerini burada kaydetmek yerinde olur. Haramlığın necisliği gerektirmeyeceğini ileri süren Bigiyef bunu şöyle izah eder:

“Meyvelerden, bitkilerden, baldan, sütten yapılmış sarhoş edici maddelerin, şarapların her biri, damıtma yoluyla çıkarılmış ispirtoların, rakıların tümü tam bir derecede haram ise de, hiç biri necis değildir, her biri paktır… Kitapta, sünnette, aklî–nakli delillerin hiçbirinde hamrın, sarhoş edici maddelerin necisliklerine delalet edebilecek bir söz yoktur. Var ise, bulunur ise, içilmesinden korunmak manasıyla, manevi bir necasettir.” Bigiyef, öldürücü zehirlerin, afyon, kokain gibi müfsit maddelerin içilmesinin haram olduğunu, ancak necis olmadıklarını söyler. İspirto, zehirli ve içilmesi haram bir madde olmakla birlikte necis değildir. Hatta sabundan daha çok bedeni ve elbiseyi temizleyicidir. Şunu da belirtmek gerekir ki ispirto gibi alkollü sıvılar hadesleri gidermez, yani abdest alımında kullanılamaz.[45] 

Musa Carullah’a göre, alkolle ilgili olarak manası (tevili) tartışmalı olan ayetlerden biri şudur: “hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki (seker) hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.”[46] Bigiyef, bu ayetin nimetleri sayma yöntemiyle, minnet altında bırakma (imtinan) yoluyla ve hatırlatma diliyle nazil olduğunu belirterek, minnet altında bırakmanın yalnız helal nimetlerde olacağını, haramda imtinan bulunmadığını ifade eder. Dolayısıyla bu duruma göre buradaki seker ile helal bir rızık kastedilmiş olmalıdır. Ayetteki seker, hamr (şarap) manasına hamledildiğinde hamrı yasaklayan ayetlerle muarız bir durum ortaya çıkar. Bu durumda da neshin devreye sokulması gündeme gelir. Ancak Nahl süresindeki bu ayet, meydana gelen şeylerden bir haberdir. Haberlerde ise nesih cereyan etmez. Nimet sayma şeklindeki haberlerde neshin yeri yoktur.[47]

Bigiyef, Fahreddin Râzî’nin bu ayeti tefsir ederken nesih ihtimali üzerine durduğunu, ancak buradaki tutarsızlığı fark ettiği için olsa gerek zayıf bir hileye başvurarak ayetin, müşriklere hitap olduğunu söyleyerek bu çelişkiyi gidermeye çalıştığını iddia eder. Bigiyef, seker kelimesinin birçok manası olduğunu söyler. Bunlar arasında hamr (şarap), sarhoş edici her bir madde, hurma ve üzüm gibi meyvelerin nebizleri (köpüğünü atmış şıraları), açlığı gideren her bir tatlı yiyecek ve sirke sayılabilir. Nahl süresindeki ayette bunlardan sadece birinin kastedildiğini söylemek için delil gerekir. Beyanda tekrardan sakınmak yani iki aynı şeyi birbirine atıftaki edebi eksiklikten kurtulmak için sekere hamr (şarap) anlamı vermek makul olabilir. Ancak bu durumda başka bir takdir yapmak gerekir ki o da hurma ve üzümden iki yolla yiyecek edinirsiniz: biri haddi aşarak olur, bu hamrdır; diğeri saklama yoluyla olur, sirke, kuru üzüm ve hurma gibi güzel rızıktır. Burada beyan açısından bir takdir yapılmaktadır. İlave takdirde bulunmak da icaza münasip düşmez. Ayetlerin kayıt ve şart olmaksızın sahih şekilde anlaşılması önceliklidir. Neticede sekeri, şarap ve sarhoşluk verici şeylerden önce, şırada bulunan bir hal olarak kabul etmek doğru olur. Hurma, üzüm ve bütün yemişlerin şıraları tatlanınca seker olur. Türkçe ve Farsçadaki şeker sözü de bundandır. Dolayısıyla seker, yani tatlı şıra faydalı helal bir nimettir.[48]

Nahl süresindeki ayetin tekellüfsüz bir şekilde anlamlandırılması için seker ile helal şıranın kastedildiğini kabul etmek doğru olur. Dolayısıyla ayette minnet altında bırakma (imtinan) manası da sahih olur. Ayette “hamran, müskiran” şeklinde değil de, “sekeran” şeklinde gelmesinin hikmeti de ortaya çıkmış olur. Hamr ile seker sözü arasında külli bir fark vardır. Tatlı şıra paktır ve helaldir.[49]

Müfessirler bu ayette geçen seker kelimesine birçok anlam vermişlerdir. Seker, taamdır; Habeş lügatine göre sirkedir; tatlı helal üzüm suyu ve helal nebizdir; kaynatılarak üçte ikisi gitmiş helal olan üzüm ve hurma suyudur; seker diye adlandırılması bir müddet bekleyince müskir hale geldiği içindir ve o takdirde haram olur; Allah, hamrın faydalarını müşrikler açısından zikretmiştir; bu ayette kınama (tevbih) kastedilmiştir, şöyle ki onlardan içki (seker) yapıyorsunuz, ona bir de güzel rızık diyorsunuz (olacak şey değil) manasınadır; Allah size hurma ve üzüm meyveleri ihsan etti, onlardan haddi aşarak veya menfaat sağlamak amacıyla haram şeyler ve ayrıca helal şeyler elde ediyorsunuz, demektir.[50]

Bu tartışmalar bir yana günümüzde gazlı içecekler başta olmak üzere hemen tüm içeceklerde suda erimeyen katkı maddelerini eritmek amacıyla katılan çok az miktardaki alkolün durumu önemlidir. Örneğin muasır araştırmacı Ebû Serî, içeceklerde çözücü olarak kullanılan etil alkolün necis olmadığını, cumhurun görüşünde olduğu gibi necis kabul edilse bile oranı çok düşük olduğu için içeceği necis kılmayacağını ileri sürmektedir.[51]

Hayreddin Karaman, alkol necis sayılsa bile, imalat esnasında bu maddenin çok miktarda bir sıvı içine katıldığı ve bu sıvı üzerinde renk, koku ve tat bakımından bir etki yapmadığı; bu sebeple de o sıvıyı necis hale getirmeyeceği neticesine varmıştır.[52] Bazı çağdaş araştırmacılar tarafından ileri sürülen bu içeceklerin daimi surette tüketilmesi durumunda, haftalık, aylık ve yıllık yekûnun sarhoş edici miktarı aşacağı şeklindeki iddiaya[53] ise bu tür içeceklerin bir oturuşta öncekinin etkisi kaybolmayacak şekilde içilebilecek en çok miktarı içildiğinde insanı sarhoş ediyorsa ancak bu sıvının azını da içmenin caiz olmayacağı; bunların içilebilecek çok miktarı insanı sarhoş etmediği takdirde içilmesinde bir sakınca olmayacağı şeklinde cevap verilmiştir.[54] Aynı şekilde Suûdî Arabistan’daki fetva komisyonu da sıvının içerisinde alkolün bulunmasının değil, bu alkolün sarhoş edici miktarda olup olmadığının hükümde kriter alınması gerektiğini ileri sürerek bu tür içeceklerin hamr kapsamında değerlendirilemeyeceğini söylemiştir. Dolayısıyla alkolün necisliğinin, sarhoş edici miktara ulaştıktan sonra söz konusu olacağını kabul ettikleri anlaşılmaktadır.[55]

Nitekim 1995’te Kuveyt’te düzenlenen bir kongrede alkolün dezenfekte ve kozmetik sanayi ürünleri imalatında çözücü madde olarak kullanılmasında bir beis olmadığı kabul edilmiştir. Bu hükmün gerekçesini de hamrın necasetinin manevi olduğuna dayandırmışlardır.[56]


2. Peynir Mayası

Serahsî (v.483/1090) bu konuda şu bilgileri nakleder: Ebû Hanîfe’ye göre ölmüş hayvanın şirdeninden (ön mide) alınan maya sıvı olsun katı olsun süt hükmünde temiz bir maddedir. İmam Şâfiî’ye göre ise necistir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre şayet sıvı ise necis bir kaba konulmuş sütte olduğu gibi necis olmuştur; eğer katı ise yıkadıktan sonra ondan istifade etmekte bir beis yoktur. Çünkü kabın necis olması onun içini necis etmez. Dışına bitişenler de yıkamakla gider… Çünkü o madde, hayvan meyte iken maya veya süt olmuş değildir. Dolayısıyla koyunun ölmesi ona zarar vermez. Yani süt ve maya, diri olsun, ölü olsun, boğazlanmış olsun, boğazlanmamış olsun, koyundan aynı surette ayrılır. Koyunun ölmesinin süte veya mayaya bir tesiri yoktur. Bu yüzden bir tavuk ölse de karnında yumurta bulunsa, bize göre yumurtanın yenmesinde bir beis yoktur.[57]

İbn Âbidîn (v.1252/1836) şöyle demiştir: “Maya, süt emen oğlağın karnındaki şirdenden (ön mide) çıkan sarı bir maddedir. Peynir yapmakta kullanılır. Oğlak sütten kesilip yemeye başlayınca şirden işkembe olur. Bu hususta tercih edilen görüş İmam A’zam'ındır. Mültekâ sahibinin şerhi ile birlikte ibaresi şöyledir: ‘Ölü hayvanın (şirdeninden alınan) mayası sıvı bile olsa temizdir ve sütü de temizdir. Yani İslami usule göre kesilmiş hayvan sütü gibidir. İmameyn buna muhaliftir. Çünkü onlara göre maya ve süt, bulundukları yerin pis olması nedeniyle necis olurlar.’ Biz deriz ki: Mayanın çıktığı mekânın pis olması, hayvanın sağlığında da bir tesir icra etmez. Zira fışkı ile kan arasında çıkan süt temizdir.” İbn Âbidîn, konu hakkında başka nakillerde de bulunduktan sonra İmâmeynin görüşünün de mezhep de tercih edildiğini söyler. Onlar, sadece katı olduğu takdirde şirdenden alınan mayanın yıkanarak temiz olacağı görüşündedirler. Hâlbuki Ebû Hanife, katı veya sıvı mutlak olarak şirdenden alınan mayayı temiz saymaktadır.[58]

Hanefiler mezhepte fetvaya esas (müftâ bih) görüş olarak kabul ettikleri Ebû Hanife’nin görüşüne, Sahabe’nin, halkı Mecusi olan toprakları fethettikten sonra oralarda kuzu ve oğlak şirdeninden alınmış mayalarla üretilmiş peynirleri yemelerini delil getirmişlerdir. Halbuki Mecusilerin kestikleri hayvanlar meyte hükmündedir.[59]

Şâfiîler, sadece süt ile beslenen ve islami usule göre boğazlanmış hayvanların şirdenlerinden alınan mayalarla peynir yapmanın caiz olduğunu, değilse ot yemeye başlamış hayvanlardan alınan mayaların necis olduğunu söylemişlerdir. Ancak mütaahhir Şâfiîler zaruret gerekçesiyle bu tür mayaların kullanılmasına müsamaha edilebileceğini söylemişlerdir.[60]

Muasır araştırmacılar Nezîh Hammâd, Yûsuf el-Karadâvî, Hamdi Döndüren, Suudi Arabistan Fetva Heyeti (el-Lecnetü’d-Dâime) ve İslam Tıp Bilimleri Örgütü, sahabe uygulamasındaki delillere dayalı olarak; Faruk Beşer istihlâke dayalı olarak; Hayrettin Karaman da istihâleye dayalı olarak meytenin şirdeninden alınan maya ile yapılmış peynirlerin yenmesinin caiz olduğu hükmüne varmışlardır. Vehbe Zuhayli ve Bâhamd Erfîs ise caiz olmadığı kanaatini taşımaktadırlar.[61]

Bu konuda Ebu Hanife’nin ve dolayısıyla Hanefi mezhebinin görüşünü almak ümmet için büyük bir kolaylık getirecektir.

Günümüz açısından burada temel sorun domuz orijinli mikrobiyel mayaların kullanımıdır. Günümüzde artık peynirlerde %90 mikrobiyel maya kullanılmaktadır. Domuz orijinli olma ihtimali çok düşüktür. Ancak yine de bunun tartışmaya açık olduğu unutulmamalıdır.

Üzerinde birçok tartışma olan jelatin ile ilgili sevindirici bir gelişmeyi de burada arz etmek isterim. Domuz orijinli jelatinin istihâleye uğramadığı şeklindeki kararlı tavır neticesinde ülkemizde iki büyük sığır jelatini üretim fabrikası kurulmuş olup, şuan itibariyle Türkiye’nin ihtiyacının %50’sini karşılamaktadır. Ayrıca bu fabrikalar TSE’den helal üretim sertifikasına da sahip bulunmaktadırlar.[62] Ayrıca Yahudilerin domuz jelatinini bitki proteinine benzediği gerekçesiyle kendi şeriatlerine göre helal kabul ettikleri şeklindeki bilgiler[63] onlar tarafından verilen kosher sertifika ve amblemlerinin de Müslümanlar açısından güvenilirliğini tartışmalı hale getirmektedir.

Ara Çözüm Tartışmaları    

H. Yunus Apaydın, istihâle ve istihlâk gibi yöntemleri ideal çözüm değil, bir ara çözüm olarak değerlendirmek gerektiğine işaret eder. İstihâle benzeri çözüm önerilerine siyaset-i şeriyye gereği ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini, bu tür maddeler haram görülmese bile din ve dindarlık siyaseti gereği mesafeli durmak ve alternatif meşru çözümleri araştırmak gerektiğini ifade eder.[64]

İstihâle ve istihlâk terimleri teysir ve belva temelli çözümleri içerir. Dolayısıyla bir ara çözüm niteliğindedirler. Örneğin klasik literatürde şarabın sirkeye dönüşmesiyle gerçekleşen istihâle genel kabul görürken, özü itibariyle pis kabul edilen domuz ve mamullerinin istihâle yoluyla helal maddeye dönüşebileceği bu kadar rahatlıkla söylenememektedir. İstihâlenin normal ve devam eden bir durum haline getirilmesi domuz yasağıyla bağdaşmayan bir neticeyi de doğurabilir. Dolayısıyla alternatif çözümlerin teşviki gereklidir.[65]

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki şarabın sirkeye dönüşmesi örneği ile domuzun istihâlesi arasındaki fark vardır. Şarap, özü itibariyle temiz ve helal olan meyvelere arızı bir durum olan iskârın bitişmesiyle haram hale gelmekte; bu arızi vasıf ortadan kalkınca da tekrar helal olan aslına dönmektedir. Ayrıca şarapta haramlık illetinin (yani haram olmaya sebep olan gerekçenin) sarhoş edicilik (iskâr) olduğu tespit edilebilir ve edilmiş bir durumdur. Halbuki domuz meselesinde durum tamamen farklıdır. Bir kere domuz, özü itibariyle pis (aynı necis) kabul edilmektedir. Ayrıca domuzun haramlığının illeti de yoktur; yani haram kılınma gerekçesi nas tarafından tayin edilmediği gibi akıl yoluyla da bilinemez. Ayet sadece sonucu söylemiş ve pis (rics) olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla domuzun istihâle yoluyla helal hale geleceğini söylemek, şarabın sirkeye dönüşmesi örneğindeki gibi kolay olmamaktadır.

Sonuç

Temiz ve sağlıklı beslenme bilinci insanlık gereği olduğu gibi, helal gıdalarla beslenme de Müslüman olmanın bir gereğidir. Günümüzde gıda sektörü inanılmaz derecede büyümüş ve çeşitlenmiştir. Hammaddeden katkı maddelerine kadar milyonlarca ürün gıda üretiminde kullanılmaktadır. Bu maddelerin sağlık açısından olduğu gibi, İslami açıdan da değerlendirilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir. Burada temel konu maddenin orijini ile katkıya dâhil edilme sürecinde geçirdiği değişim ve dönüşümün onu helal kılıcı bir nitelikte olup olmadığıdır. İşte bu başkalaşım ve transformasyonu ifade etmek üzere iki terim öne çıkmaktadır: İstihâle ve istihlâk.

 İstihlâk, klasik literatürde bir kriter ve terim niteliği kazanmadığı için, muasır araştırmalarda da farklı anlam yüklemelerine konu oldukları görülür. İstihlâkin gerçek işlevi, çok miktardaki helal ve temiz maddeye katılan az miktardaki necis ve haram maddenin renk, koku ve tadını kaybedecek şekilde bir karışıma uğramasında ortaya çıkmaktadır. Bu karışımda meydana gelen çözülme ve yıkılmanın onu başka bir maddeye dönüştürmesini şart koşmak, istihlâki, istihâle terimine indirgemek olur. Dolayısıyla istihlâk, az miktardaki necis maddenin, renk, tat ve kokusunu kaybederek çözülmeye uğradıktan sonra varlığını devam ettirse bile çok miktardaki maddenin helalliğini engelleyici bir durum olarak görmemeyi ifade eder. Nitekim bu kuralın maya ve meşrubat konularında işletilmesi buna bağlı bir durumdur.

Klasik literatürde, içine necaset düşmesi açısından su ile diğer sıvıları ayrı kabul eden yaklaşımlar bulunmakla birlikte, Hanefilerin, bunlar arasında hüküm açısından bir farkın bulunmadığı görüşü günümüzde kabul görmektedir.

Meşrubat üretiminde çözücü olarak etil alkol kullanılması meselesinde istihlâk kuralı işletilmektedir. Evvelemirde tartışma, alkolün necisliği üzerinde cereyan eder. Çoğunluğunu muasır araştırmacıların teşkil ettiği bir grup ilim adamı, alkoldeki necisliğin maddi/hakiki bir necaset değil, manevi/hükmî bir necislik olduğunu kabul etmektedirler. Sarhoş edici ölçüye ulaşmadığı sürece alkolün necis olmadığını ileri süren görüşe göre az miktarda çözücü alkol kullanılarak üretilen içecekler için istihlâkin gerçekleşmesine dahi ihtiyaç kalmamaktadır. Ancak, alkol necis kabul edildiği takdirde, gıda üretiminde katkı maddelerini çözmek için az miktarda katılan bu alkolün, çok miktardaki sıvı tanklarında istihlâke uğradığı hükmüne bağlı olarak bu tür içeceklere cevaz verilmiştir. Bununla birlikte alkolün kozmetik ve hijyen sektöründe kullanımına, alkolün temiz sayılmasına dayalı olarak cevaz verilmektedir.

Peynir mayası konusunda da istihlâk kuralı bir çözüm aracı olarak kullanılmaktadır. Klasik literatürdeki bazı veriler de bu konuda hüküm vermeyi kolay kılmaktadır. Ölmüş yavru hayvanın (süt emen buzağı, kuzu ve oğlak gibi) midesinden (şirden) alınan mayanın doğrudan temiz olduğunu savunan görüşler yanında çok miktardaki sütte istihlâke uğrayarak temiz sayıldığını ileri süren görüşler de vardır. Burada günümüz uygulamaları açısından temel sorun ise mikrobiyel mayaların orijini meselesidir. Bu, ayrı bir araştırma konusudur.

İstihlâk ve istihaleye dayalı çözümlerin, siyaset-i şer‘iyyeye dayalı bir ara çözüm niteliğinde olduğuna vurgu yapan görüşler önemlidir. Bu vurgu, ilgili maddelere helal alternatifler araştırılmasına bir teşviki de içinde barındırmaktadır. 

 

 

*: Uluslararası 2. Helal ve Sağlıklı Gıda Kongresinde sunulmuştur (7-10 Kasım 2013, Konya).


 



[1] Bu konuda deliller ve izahlar için bk. Ali Bardakoğlu, “Helaller ve Haramlar,” İlmihal II, İslam ve Toplum, İstanbul 2006, s. 29-31; Abdullah Kahraman, “Gıda Ürünlerinde Helal ve Haramı Belirleme Yöntemi,” C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2012, C. XVI, S. 1, s. 453-478; Oğuzhan Özdemir, Yiyecek ve İçeceklerde Helallik – Haramlık Kriterleri, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Erciyes Üniversitesi, Kayseri 2009, s. 171-230.

[2] Yüksel Çayıroğlu, İslam Hukuku’na Göre Helal Gıda Sorunu, yayımlanmamış doktora tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul 2013, s. 222 vd., 288-290.

[3] Fîrûzâbâdî, Ebü’t-Tâhir Mecdüddîn, el-Kâmûsu’l-muhît (haz. Halîl Me’mûn Şîhâ), Beyrut 1428/2007, s. 1359. Cevherî, es-Sıhâh (haz. Halîl Me’mûn Şîhâ), Beyrut 1426/2005, s. 1103; İbrahim Mustafa vdğr., el-Mu‘cemü’l-vasît, İstanbul 1996, s. 991;

[4] Mehmet Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri, İstanbul 2010, s. 265.

[5] Bâhamd b. Muhammed Erfîs, “İstihlâkü’l-a‘yâni’n-necise ve’s-tihâletuhâ fi’t-tasnî‘i’l-ğizâî, unmûzecâni li’d-dirâse: el-infeha ve’l-cîlâtîn,” s. 2,

http://www.islamfeqh.com/Nawazel/NawazelItem.aspx?NawazelItemID=2028 (10.08.2013)

[6] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 2.

[7] Nezîh Hammâd, “el-Edviyetü’l-müstemile ‘ale’l-kuhûl ve’l-muhadderât,” Mecelletü Mecma‘i’l-Fıkhi’l-İslâmî, yıl: 14, sayı: 16, s. 79. Köse – Şimşek, “İstihlâk,” 1. Helal Gıda Kongre Kitabı, Ankara 2011, s. 122.

[8] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 2, 4.

[9] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 3.

[10] İbn Receb, Ebü’l-Ferec Abdurrahman el-Hanbelî, el-Kavâ‘id fi’l-fıkhi’l-İslâmî, thk. Tâhâ Abdurrauf Sa‘d, Kahire 1971, s. 29.

[11] Nezîh Hammâd, “agm.”, s. 81-82; Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 3-4; Ali muhyiddin el-Karadâğî, el-İstihâle ve’l-İstihlâk ve devruhumâ fi’t-tathîr ve’l-hil ma ‘at-tatbîkâti’l-mu ‘âsıra, ıkhu’l-Kadâyâ el-‘İlmiyye el-Mu ‘âsıra,

http://www.qaradaghi.com/portal/index.php?option=com_content&view=article&id=120:2009-06-24-10-55-40&catid=26:2009-06-21-07-33-01&Itemid=36, 30.08.2013.

[12] Çayıroğlu, age., s. 289; Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 3-4.

[13] İbn Hazm, Ebû Muhammed b. Ali ez-Zâhirî,  el-Muhallâ, Dârı’l-Fikr, ts. I, 162.

[14] İbn Teymiyye, Mecmû‘ul-fetâvâ, Kahire 1426/2005, XXI, 32, 501-502.

[15] İbn Teymiyye, age., XXI, 32, 501-502.

[16] Çayıroğlu, age., s. 287 (ebu zeyd, el-intifâ bi’l-a ‘yâni’l-muharreme, s.239-240).

[17] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 57-58.

[18] Çayıroğlu, age., s. 308.

[19] İbn Mâce, “Tahâret”, 76.

[20] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 5.

[21] Kulle ölçü birimi hakkında bk. Cengiz Kallek, “Kulle,” DİA, XXVI, s. 357-358.

[22] Ebû Dâvud, “Tahâret”, 49; Tirmizi, “Tahâret”, 19;

[23] Buharî, “Vudû”, 68.

[24] Buharî, “Vudû’”, 57.

[25] Nesâî, “Miyâh”, 1; Tirmizi, “Tahâret”, 49; İbn Mâce, “Tahâret”, 76.

[26] Ebu Dâvud, “Tahâret”, 33; Tirmizî, “Tahâret”, 50.

[27] İbn Rüşd, Ebü’l-Velîd Muhammed, Bidâyetü’l-müctehid, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, 1428/2007, s. 29-31.

[28] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 7.                    

[29] Şevkânî, Ebû Abdullah Muhammed, Neylü’l-evtâr, el-Mansûre 2005, I, 55.

[30] İbn Teymiyye, age., XXI/529.

[31] Gazzâlî, Ebû Hâmid, İhyâu ‘ulûmi’d-Dîn, Daru’l-Marife, Beyrut, ts. I, 129.

[32] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 8-9.

[33] Ebu Dâvud, “Et’ime”, 47; Nesâî, “Atîra”, 10.

[34] Ebû Dâvûd, “Tahâret,” 34.

[35] Hanefi mezhebinde fetvaya esas görüş olarak Ebû Hanife ile Ebu Yûsuf’un görüşü esas alınmıştır. İmam Muhammed’in kanaati ise su ile diğer sıvılarının ayrı hükme tabi olduğu şeklindedir (İbn Âbidîn, Hâşiye alâ Reddi’l-muhtâr, I, 185).

[36] İbn Teymiyye, age., XXI, 514-515.

[37] İbnü’l-Kayyim, İ‘lâmü’l-muvakki‘în ‘an Rabbi’l-‘âlemîn (thk. İsâmüddîn es-Sabâbıtî), I-II, 307-309, Kahire 1422/2002.

[38] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 8-10.

[39] Buharî, “Vudû’”, 67.

[40] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 8.

[41] Çayıroğlu, age., s. 300.

[42] Kaşif Hamdi Okur, “İslam Hukuku Açısından Helal ve Haram Olan Gıdalar ve Bazı Güncel Meseleler,” s. 32, Usûl: İslam Araştırmaları, 2009, sayı: 11, s. 7-40.

[43] Nezîh Hammâd, “agm.”, s. 93-95; Okur, “agm.” s. 32-33.

[45] Musa Cârullah Bigiyef, İslam Nazarında Müskirât ve Meyyit Yakma Meseleleri, haz. Ferhat Koca, Ankara 2003, s. 45-47.

[46] en-Nahl, 16, 67.

[47] Bigiyef, age., s. 30-31.

[48] Bigiyef, age., s. 32-37.

[49] Bigiyef, age., s. 37-38.

[50] Abdülvehab Abdüsselam Tavîle, Fıkhu’l-eşribe ve haddüha, Beyrut: Dârü’s-Selâm, 1985, s. 22.

[51] Okur, “agm.” s. 33 (Ebu Serî, Ahkâmü’l-et‘ime, s. 112-113).

[53] Bâhamd Erfîs, “İstihlâk,” s. 15.

[54] http://www.hayrettinkaraman.net/makale/0085.htm (15.09.2013); Okur, “agm.” s. 33.

[55] Okur, “agm.” s. 33-34.

[56] Okur, “agm.” s. 35.

[57] Serahsî, Şemsüleimme, el-Mebsût, Dâru’l-ma‘rife, Beyrut, ts., XXIV, 28-29.

[58] İbn Âbidîn, Hâşiye alâ Reddi’l-muhtâr, II, 102.

[59] Serahsi, el-Mebsût, XXIV, 28.

[60] Şirbînî, Muhammed el-Hatîb, Muğni’l-muhtâc, Dâru’l-Fikr, Beyrut, ts., I, 80.

[61] Çayıroğlu, age., s. 376-379. Bu konuda doktora tezi hazırlayan Yüksel Çayıroğlu da bu tür mayalarda istihâle ve istihlakin gerçekleşmediğini ve dolayısıyla kullanımının caiz olmadığını savunmaktadır, s. 382).

[63] Okur, “agm.” s. 39.

[64] Çayıroğlu, age., s. 271 (İslâm Fıkhı Açısından Helâl Gıda Sempozyumu, s. 114-115).

[65] Okur, “agm.” s. 39.