HELAL VE SAĞLIKLI BESLENMENİN MANEVİ AÇIDAN ÖNEMİ *

 

Talat SAKALLI

 

Süleyman Demirel Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

Temel İslam Bilimleri Bölümü, Hadis AD, Isparta

E-posta: talatsakalli@sdu.edu.tr

ÖZET

İslam, insanın yediği yiyeceklerin helal, tayyib (hoş ve leziz) ve sağlıklı olmasını emreder. Haram kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu bildirir. Her şeyde olduğu gibi yiyecek hususunda da asıl hüküm mubahlıktır. Bundan dolayı yasak veya haram olan yiyecek ve içecekler Kuran ve sünnette açıklanmış; diğerleri kişilere bırakılmıştır. Helal kazançla elde edilen yiyeceklerin israf edilmemesi, sağlığa zararlı olmaması da esastır. Haram gıdalar insanın bedenine zarar verebildiği gibi, ruh dünyasına, dinî hayatına, ahretine ve çevresine de zarar verir. Haram gıda sadece zaruret durumunda alınabilir. Dua ve ibadetlerin kabul edilebilmesinin temel şartlarından biri de helal gıda ile beslenmedir. Yeme ve içmenin sembolü olan ekmek tutumluluğuna ayrı bir önem veren Hz. Muhammed (s.), hayatı, sağlığı, canı, nesli ve ırzı korumada da israfı yasaklayarak, dengeli olmayı hedefleyen ilkeler koymuştur.

Anahtar Kelimeler: Helal gıda, tayyib, israf, bereket, haram, ekmek.

GİRİŞ

Allah Teâlâ insanı en güzel biçimde yaratmış, yaratılış gayesini Kendisini Rab tanıyarak sadece O’na ibadet etmek olarak tayin ederek Hak Yol’u işaret etmiştir. Beden ve ruh bütünlüğü ile “yeryüzünde halife” göreviyle dünyayı imarla görevlendirmiştir. İnsanın dünya Dünya ve Ahiret mutluluğu için ilahi mesajlardan müteşekkil evrensel ve ebedî kılavuz mahiyetinde Kutsal Kitaplarla da yön göstermiştir. Dünyevî sağlığı ve rahatı için bazı emir ve yasakları da bu kitaplarda beyan etmiştir. Kendi cinslerinden numune-i imtisal mahiyette Peygamberleri de lider olarak bu kutsal mesajları varlık yapısına uygun hayata aktarsınlar ve örnek alınsınlar için göndermiştir.  Ruhu doyurarak mutmain kılacak imanı ve güzel ahlaka sahip olmalarını; bunları koruyup ebedî kılacak ve ihlâs ve takvaya ulaştıracak ibadet ve davranış şekillerini tarifle emretmiş; bunları idrakle kavrayarak anlayıp düşünsünler için akıl ile mükellef kılmakla yetinmemiş, ayrıca usul veya yöntemlerini de açıklamıştır. Buna paralel bedeninin temel ihtiyaçları ve sağlığı için gerekli maddeleri ve besinleri de yaratmıştır. Bunlardan ışık, hava, su ve toprak; enerji gibi ana unsurları hazır ve külfetsiz kullanımına sunmuş, bazılarını da çalışma ve gayretine bağlı kılmıştır.


“Yeryüzünde ne varsa hepsini insanlar için yaratan Allah Teâlâ”[1] yine bu âlemdeki ve “dünyadaki her şeyi istifademize sunduğunu”[2] da açıklamıştır. Yer ve göklerde bizlerin istifadesine sunulanların (musahhar kılınan) misalleri kabilinden Güneş ve ay,[3] gece ve gündüz[4], koyduğu kanunlara uygun olarak denizlerde yüzmek üzere gemiler ve ırmaklar hatırlatılmıştır. “Gökten yağmur yağdırmış ve bu yağmurla size rızık olarak meyveler, ürünler bitirmiş” buyuran Yüce Allah, bütün bunlara varlığının delilleri olarak dikkat çekilmiştir[5]. Bu ve buna benzer varlıkları insanlar için nimet olarak niteleyen Cenab-ı Hak karşılığında şükür yapmalarını istemiş, nankörlük yapanları azap yurdu olan Cehennemle cezalandıracağını haber vermiştir.[6]

Yine ayetlerde helal yiyecekler sayılarak, “insanların istifadesine sunulan Yeryüzündeki her şey” örneklendirilmiştir. Burada sayılan yiyecekler o alanın gıdada temel nüvesini teşkil etmektedir. (Öncesi ayetlerde müminlerin vasıfları, akabinde insanın yaratılışı ve ceninin geçirdiği safhaları, arkasından da yörüngeler -veya Elmalılı’ya göre yedi idrak- yaratıldığı hatırlatılmıştır):

1-   Gökten kararınca yağmur: Su (ayet: 18)

2-   Pek çok meyveli hurma bahçeleri, üzüm bağları: meyve (19),

3-   Yiyenlerin veya yemeklerin katığı (zeytin) ağaçları: Yağ (yemek), (20),

4-   Hayvanlarda (En’am: koyun, keçi, sığır ve deve) ibret: Ehlî ve eti yenen hayvanlar (21),

a-    “Sütlerini içiyorsunuz”: Süt,

b-   Pek çok faydaları var: Yün, kıl, tüy, giyinme ve tefriş… gibi,

c-    Bunlardan biri de etleridir ki, siz onu yiyorsunuz: Et,

d-   Hayvanlara biniyorsunuz: Taşımacılık ve yolculuk.[7]

Yüce Allah bu ve benzer birçok ayette dünyayı, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile insanın emrine ve tasarrufuna verdiğini, hayvanları ve bitkileri insan için yarattığını bildirmiştir. Bu çerçevede meyve, sebze, et, süt ve deniz avının helal kılındığını açıklamış, hayvanların gücünden yararlanmayı meşru kılmış, kuş türlerinden de bahsetmiştir. Bu açıdan Kur’an ve Sünnet’te sadece yenilmesi, içilmesi veya kullanılması caiz görülmeyenler açıklanmış, bunların dışındakilerin tasarrufunun da meşru olduğu bildirilmiştir.[8]

Söz konusu pek çok ayetten hareketle İslam âlimleri “eşyada asıl olanın mubahlık” olduğu hükmüne katılmışlardır. Cumhur, yeryüzündekilerin hepsinin insanların istifadesine sunulduğunu ifade eden ayetlerden hareketle mubahlığın asıl olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak söz konusu ayet, yiyeceklerin helal ve tayyib olmasını emreden ayet tarafından tahsis edilmiştir. Dolayısıyla helal olanların dışındakiler genel hükmün dışında kalmıştır. “İbaha-yı asliyeyi” takyit için şu husus büyük bir esas ve bir kanun-ı küllî olmuştur: Haram ve helalin belirlenmesinde özel bir delil bulunmadıkça bu genel kaideye müracaat olunur. Ancak pis olanları (habâisi) ayırt etmeyenlerin zevkine itibar olunmaz.

“De ki: Kulları için çıkardığı ziyneti ve rızkın tayyiblerini kim haram kılmıştır?”  ayeti, temiz ve hoş olan her şeyin helal kılındığını teyit eder. Şüphe yok ki, bu tayyibatta behime-i en’am’dan başka kuşların ve hatta bütün nebatatın hoşları da dâhildir. “Size tayyibât helal kılındı” hükmü, helal olan her hayvanın bütün organları da helal olması anlamına gelmeyeceği ve boğazlanan hayvanların eczası meyanında bulunan habâisin de haram olduğuna işaret etmektedir.[9]

HELAL- TAYYİB

Ayetlerde sözü edilen helal ve tayyib kelimelerini açıklamak gerekecektir. Çünkü helal gıdanın çerçevesini (sayılan dört cins et ve sarhoş eden şeyler dışında) bu iki kelime çizmektedir.

Helal, tasarrufu sebebiyle cezalandırılmayan her şeye denir.[10] Diğer bir ifade ile helalin anlamı mubahtan daha geneldir. Zira mubah farz anlamı taşımazken, helal farz olana da denilir. Bu sebeple helalin aksine, mubahı terk eden günahkâr olmadığı gibi, yapan da sevap kazanmaz. Fakihlerin tanımlarından anlaşıldığına göre mubah, Şârînin yapılmasına izin verdiği; yapılması ve terk edilmesi eşit olmayan demektir. Nitekim Usul ilminde de böyle tanımlanır. Helal, müftünün sana fetva olarak verdiği şeye de denir.

Tayyib ise, kalbinin kendisinde günah olmadığına dair fetva verdiği şeydir. Mubahlardan lezzet duyulan şeye denilmiştir. Zahidî’de helal, kendisiyle fetva verilen şey, tayyib ise kesbinde Allah’a isyan olmayan ve eyleme konulması ile (fiiliyle) hiçbir canlının eziyet görmediği şey olarak tanımlanmıştır. Tayyib ile tahir arasında umumluk farkı vardır. Meselâ, zağferan (safran) da bu iki kelime birbirini tasdik ederken, misk ve toprakta bir birinden farklılık arz eder. (Yani zeğferana hem tayyib (hoş, leziz) hem tahirdir (temiz), fakat misk hoştur denilir, toprağa hoş denilmez, ama temiz denilir).

Helal aynı zamanda din (şeriat) açısından mutlak izin anlamına da gelir.

Haram ise,

Tasarrufu (fiili) yerilmeyi (zem) hak eden şeydir. Hatta Allaha ibadet (tekarrüb) niyetiyle sevap kazandıran şey anlamına gelir.

Helallik ve haramlık, bilinçli (ihtiyarî) fiillerin sıfatlarındandır. Şöyle ki, haram terki vacip olandır. Hâlbuki küfrün haramlığı ve imanın vücubu böyle değildir. Çünkü bunlar nefsanî niteliklerden olup, ihtiyarî fiiller değildirler.[11]

Haram ilahî teshir ile yasak olur.

Beşerî yasaklama ile de olur.

Akıl açısından yasaklama ile de olur. (“Onlara pis olan şeyleri haram kılar” ayetinde olduğu gibi. A’raf, 157).

Şeriat tarafından yasak olana da denir. Yiyeceğin fazlalıkla (mütefadıl) olarak satılmasının yasaklığı gibi.

Kısaca haram; Aksine bir emir bulunmaksızın yasaklığı sabit olan demektir. Hükmü: Yapılması ceza, Allah rızası için terk edilmesi sevaptır. Mücerret terk sevap değildir. Allah rızası şartı olmazsa, her kişinin her an, kendisinden haram sadır olamayacağı cihetiyle sürekli olarak pek çok sevaba nail olmasını gerektirecektir.

Aynlar da helallik ve haramlıkla nitelenebilir. Filler de aynı şekilde hakikat olarak bu iki terimle nitelendirilebilirler. Yani tahrim, “şarap haramdır” sözünde olduğu gibi, zatı anlamında değil, şarabın içilmesi hakkında şeriatın hükmüne  -hakkındaki yasağa-  râcidir. Bu halde de şarabın zatı değişmemiştir.[12]

Hz. Peygamber’in ilâhî görevlerinden birincisi tevhid akidesinin esaslarını bildirmektir. Bu çerçevede, eski din ve milletlerin, bu arada müşriklerin batıl inanç ve kendi uydurmaları olarak bazı şeyleri kafalarından “bu haram, bu helal” demelerinin Allah’ın iradesine kesinlikle uymadığı belirtilmiştir. Nitekim ayet bu konuyu açıkça dile getirmiştir: “Onlara güzel şeyleri helâl, çirkin (pis) şeyleri de haram kılar. Üzerlerine binmiş yükleri, kendilerini bağlayan zincirleri (batıl ve tevhid akidesine uymayan inançları) kaldırıp atar”.[13]

Ayetle sınırları ve hedefi belirlenen görevi çerçevesinde hareket eden Hz. Peygamber de, yağ, peynir ve yaban eşeğinin helâl olup olmadığına dair soruya şöyle cevap vermiştir: “Helal, Allah’ın Kitabında helal kıldıklarıdır. Haram da, Kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında bir şey söylemeyip sustukları da affettiklerindendir. (Helal ve mubah kıldıklarıdır).[14] İbn Abbas da Cahiliye halkının bazı şeyleri yediğini, bazılarını yemediğini söylemiş ve Allah’ın peygamberini gönderip, helal ve haram kıldığı şeyleri açıkladığını açıkladıktan sonra “Allah’ın helal kıldığı şeyler helal, Allah’ın haram kıldığı şeyler de haramdır” demiştir. Sonra şu ayeti[15] okumuştur: “ De ki: Bana vahyolunanda (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, akmış kan, yahut domuz eti –ki o necistir (pistir)- ve fısk olarak, Allah’tan başkası adına boğazlanmış hayvanlar hariçtir. (Bunlar haramdır) ….”

Diğer bir ayette de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “ Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz yiyecekleri haram etmeyiniz. (Allah’ın koyduğu) haddi aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez. Allah’ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz (güzel) yiyeceklerden yiyin, ama Allah’ın (bu konudaki emir ve yasaklarında da) takva sahibi olun (sorumlu, bilinçli ve hassas olun).”[16] Başka ayetlerde de Allah Teâlâ’nın bahşettiği helal ve temiz (tayyib) rızıklardan yenilmesi emredilerek, şükredilmesi de istenmektedir. Yasaklanan etlerin sadece ölmüş hayvan eti (leş), akmış kanı, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanların etinden ibaret olduğu Mekke’de inen Nahl suresinde açıklanmaktadır. Ayetin devamında zorda kalıp (muzdar durumunda) aşırı gitmeden ve zaruret miktarı/ölmeyecek kadar bu haramlardan yemeye müsaade edilmiştir. Bundan sonra gelen ayetlerde ise helale, haram demenin; harama da helal demenin Allah’a iftira olduğu belirtilir: “Bundan böyle gelişigüzel, yalan yanlış konuşarak: “Bu haramdır, şu helaldir” demeyin”. Aksi takdirde uydurduğunuz yalanları Allah’a isnat eden iftiracı konumunda olursunuz. Unutmayın, Allah’a yalan isnat eden iftiracılar aslâ kurtuluşa eremezler. Bunları yapanların elde ettikleri şey basit bir dünya menfaatidir. Oysa onlar için ahirette acıklı bir azap vardır. Yahudilere daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kılmıştık.[17] Biz bununla onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.”[18]

Yine daha Mekke’de inen ayetler Kullar için yaratılmış olan bütün rızıkların umumî hükmünü sınırlayarak, temiz ve hoş olanlarının helal olduğunu, temiz ve helal olan yiyeceklerin hiç kimse tarafından haram edilemeyeceği, dolayısıyla haram kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu tekrar vurgulanmıştır: İlgili ayetleri aynen nakledelim: “Ey Âdemoğulları! Mescide (Ka’be ve bütün mescitlere) gideceğiniz (tavaf etmek veya ibadet etmek için) her vakit elbiselerinizi giyin (ziynetlerinizi üzerinize alın, edep yerlerinizi örtün).Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. Ey Rasulüm, sen onlara şunu de: “Allah’ın kulları için yaratmış olduğu giysileri, temiz ve helal yiyecekleri kim haram kılabilir? Yine söyle onlara: “Bütün bunlar dünyada müminlerin hakkıdır. Kıyamet gününde ise yalnızca onlara verilecektir… Benim Rabbimin haram kıldığı hususlar sadece şunlardır: Gizli ve açık işlenen yüz kızartıcı çirkin işler, günah (her türlü kötülük), haksızlık ederek başkasının malına ve canına tecavüz etmek,  kendilerine tapınılacağına dair Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmak ve (kendi kafanıza göre batıl inançlarla haramlar icad ederek) hakkında bilgi sahibi olmadığınız yalan yanlış şeyleri Allah’a isnad etmek.” Bu açık beyanlardan sonra hâlâ batıl inanç ve helal haram konusunda Allan’ın koyduğu sınırları aşanlara da her milletin bir ecelinin olduğu, bu ecelin ne bir an ileri, ne bir an geri kalamayacağı hatırlatılır ve bu inatlarının hesabının görüleceğine işaret edilir. Böylelikle cahiliye müşriklerinin sevap olması umuduyla, Kureyşlilerin dışındaki kabilelerin Kâbe’yi çıplak tavaf etmeleri yasaklanmıştır. Bu hareket sevap değil, aksine çirkin bir iştir. Kâbe tavafı esnasında yeme ve içme de serbesttir.

Sözünü ettiğimiz ayetlerde dünyadaki “her şeyin” içinden helal ve tayyib olanlarının helal ve mubah kılındığı, özellikle tayyib olan her şeyin helal kılındığı bu ayetle teyit edilmiştir. Yine Hz. Peygamber’den kendilerine nelerin helal olduğunu soranlara, iyi ve temiz, hoş (tayyib) yiyeceklerin helal kılındığını, Hz. Peygamber’in vefatından 1-1,5 sene önce Veda Haccı esnasında nazil olan Mâide suresindeki  ayetlerle de tekrarlanarak cevaplanmıştır. [19] Böylelikle Hz. Peygamber’in daha Medine döneminde nazil olan A’raf suresinde böyle bir görevi olduğu açıklanmıştı. Özellikle de Tevrat ve İncil’de geleceği bildirilen bu Son Peygamber Ümmidir. İlahî mesajlarıyla “iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, güzel ve temiz olan (tayyibâtı) helâl, kötü ve pis olanları (habâis) yasaklar”, olarak nitelenmiştir. Özellikle yiyecek ve içecek hususunda da aşırılıkları ve dengesizlikleri kendi kendilerine yüklemiş olan veyahut onların zulümleri ve aşırı gitmeleri sebebiyle Allah’ın ceza olarak yüklediği Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki ağır hükümleri (ağır yükü) kaldıran boyunlarındaki zincirleri kırıp atan vasıflarıyla ilk başta tanıtılmış[20], bu görev vefatına kadar değiştirilmeden devam etmiştir. Yani muhkem ve neshe uğramamış bir görev olarak devam etmiştir: Tayyibatı helal, habâisi haram kılma görevi. Alemlerin övüncü Rasulüllah (s) alemlere rahmet olmasının bir tecellisi de bu alanda tecelli etti.

Bu ayetlerle Hz. Peygamber’e yüklenen misyon ve vizyonlardan birinin de, dünyadaki her şeyin insanın tasarrufuna verilmesine rağmen, bu yiyeceklerin helal, temiz ve sağlıklı olması şartıdır. Dolayısıyla, helal ve temiz, sağlıklı, faydalı ve meşru olmak, kendi mülkünden olmak, zararlı olmamak, akla, bedene bir halel getirmeme şartıyla insanların tasarrufuna bırakılmıştır. Bu çerçevede maddî ve manevî zararı olanlar haram kılınmıştır. Haram illeti olarak Kur’an’da dört özellik sayılmıştır. Bunlar: Rics (pislik, necaset), fısk (günah, doğru yoldan çıkmak), bağy (haddi aşmak), teaddîdir (başkasının hakkına tecavüz etmek). Bunlardan biri veya daha çoğu insana maddî veya manevî, zahirî ve batınî zarar mefhumuna, o da İlahî hükme râcîdir. Ayrıntıları En’am suresindeki ayetlerde belirtildiği üzere “tahric-i menat veya tenkîh-i menat veyahut da tahkık-ı menat ile bu asıl olan delillere (naslara veya ayetlere) ircâ’ ederek anlamak” gerektiği anlaşılır. Bunlar da gerek ayetlerde, gerek Nebevî Sünnette ayrıntıları ile açıklanmıştır. Yırtıcı hayvanlar, canavarlar, kuşlar ve haşeratın haram olması bu asıllara uyarak haram kılınmıştır. Zehir ve zehirli yiyeceklerin, uyuşturucu ve sarhoş edici yiyecek ve içeceklerin haram olması da böyledir.

Sonra hayvanlardan Mekke’nin son dönemiyle başlayıp, Medine’nin önce ilk döneminde ve bilahare son döneminde tekrar inen ayetlerle yenilmesi yasak olan yiyecekler ve etler sayılmıştır. Ayetlerde haram gıdalar dört ana maddede özetlenmiştir. Leş (boğulan, düşerek, sopa benzeri şeyle vurularak, başka bir hayvan tarafından süsülerek veya yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanarak ölen ve kesilmeden, kendiliğinden ölmüş hayvanların hepsi leştir: meyte hükmündedir.), kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına ve adı anılarak kesilmiş hayvan (Ayrıca dikili taş, yani putlar üzerinde onlara kesilenler de bu hükme dâhildir). Bu haramlar zaruret durumunda kalanların dışındaki insanlara mahsustur. Dolayısıyla                 a-başkalarının haklarına tecavüz ederek malını yemek, b- Zaruret durumunda zarurete göre, zaruret olmadığı durumlarda (vüs’at) durumuna göre haddi aşıp israf etmek genel ve mutlak olarak herkese haramdır. Haliyle başkasının yiyeceğine, malına, hukukuna tecavüz mutlak olarak ve herkese haram olunca, şahsına tecavüzün daha çok ve öncelikle, hatta kuvvetle haram olduğu zaruretle anlaşılır.

Yasaklanan bu dört çeşit yemek (gıda), her dört ayette de “kasr” ile ifade edilmiştir. Bu ayetlerin baştan itibaren bu anlamı ifade ettiği ve hükmünde hiçbir şeyin mensuh olmadığı kesin denilmiştir. Bu duruma göre ayette sayılan “sadece veya yalnızca söz konusu dört yiyeceğin haram kılındığı”, diğer bütün yiyeceklerin helal olduğu gibi bir anlayış yanlış olur. Zira rics, fısk, bağy ve teaddi illetleri bazı şeylerde gizli olabilir. Bundan dolayı leş, akmış kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adı anılarak kesilenler ve genel olarak malum olan necasetlerden başka şeylere de kapsama derecesine göre tefsire ihtiyaç duyacağı ve bunlardan hüküm çıkarılacağı (tefsir ve tahric) cihetle, bazı yönleri de ihtiva etmesine engel değildir. Yani tefsir tahric yöntemi ile haram olan başka yiyecek ve içecekler de vardır.[21]

Fahreddin er-Razî, Kur’an’da yalnız bu dört tür et haram sayılmıştır, fakat Hz. Peygamber’in bunlara ilaveten bazı şeyleri de haram kılabilir, konu ili ilgili haber vahid haberler olsa da haber-i vahidle Kur’an genel (âm) hükümlerini tahsis etmek (sınırlandırmak, daraltmak) caizdir, fikrini savunanları reddeder. Ret gerekçelerini şöyle özetleyebiliriz: a- Ayette hasr vardır, dolayısıyla ayette sayılanların dışında haram olduğunu söyleyen rivayetlerle ayet tahsis edilmiyor, açıkça nesh ediliyor (hükmü ortadan kaldırılıyor) anlamına gelir. İlgili ayet açıktır.[22] Bu ayet dört tür etin dışında haram etin bulunmadığını söylüyor. Bakara suresinde de (173. Ayet) haram olanları ancak dört şey olduğunu belirtiyor. Çünkü “innemâ” hasr ifade eder. Böyle iken, değildir demek, biri Mekke’de diğeri Medine’de inen bu iki ayetin hükmünü neshetmektir. b- Haber-i vahidle Kur’an neshedilemediği gibi, Allah’ın kesin hükmüne aykırı haber-i vahid kabul edilemez.[23]

Yukarıda Elmalılı’nın izahları esasen bu itirazlara cevap mahiyetinde olup, rivayetler bir tarafa, kelime delaleti, tahkîkların çeşitleri açısından da konu ele alınsa, sünnetle tafsil ve tavdih edilen diğer hayvanların etlerinin yenilmesinin yasak olduğu anlaşılır. Ayette hasrla sayılan dört çeşit etin, önceki ayetlerde cahiliye insanın kuruntu ve batıl inanç olarak yemedikleri hayvan etleri ile alakalı olarak anlamak daha uygundur. Meselâ hayvan pisliği ayette geçmiyor ve hasrın dışında kalıyor gerekçesi ile helal hükmü verilebilir mi? Bundan öte, Hz. Peygamber de bizzat Kur’an’ın verdiği yetki ile hüküm koyabilir.

Hz. Peygamber kâhinlik ücretini ve av için (başka ihtiyaçlara binaen olanları hariç) köpeğin satışından elde edilen ücretleri yasaklamıştır.[24] Helal gıdanın manevî hayata etkisi açısından bu konunun ilginç örneği Hz. Ebu Bekr’dir. Hizmetindeki bir kişinin alacağını kâhinlik ücretinden tahsil ederek satın aldığı yiyeceği getirip, kendisine ikram ve onun da sormadan yemesi âdeti olmamasına rağmen yedikten sonra yiyeceğin bu ücretle alındığını öğrenince derhal kusarak yediğini çıkarmıştır.[25]

Kendileri helal olan yiyecek ve içecekler haram yoldan elde edilmiş olursa onları yemek ve içmek de haram olur.Meselâ,yiyecek veya içecek cinsinden herhangi bir şey, “zarurete düşmeksizin”, bir kimse tarafından gasp veya hırsızlıkla elde edilir, elde etmek için yalan söylenir ya da yalan yere yemin edilirse, alış veriş veya diğer ikili işlemlerde sahtecilik veya hile yapılırsa… bunları yemek ve içmek haram olur.Aynı şekildefaiz, rüşvet, fuhuş gibi haram olan bir yoldan para kazanılır ve bununla yiyecek ve içecek alınırsa bunları yemek ve içmek de haram olur. Harama düşmek ise Müslüman için en büyük hüsrandır; ahreti hayatını mahvetmesidir.

HELAL VE TAYYİB GIDALAR

Hz. Peygamber’in risaletinin temel görevlerinden biri de “tayyibâtı” helal, “hebâisi” haram kılmak olduğunu yukarıda vurgulamıştık.

“Tayyib” sözlükte, kendisinden hazzedilen temiz ve güzel şey anlamına gelir. Ayrıca buna benzetilerek haramlık şüphesi bulunmayan izin verilmiş helale de tayyib denir. Çünkü her ikisinin zararı olmaması anlamında (illetinde) ikisi de birdir. Müfessirlerin ve müçtehitlerin çoğunluğu “tayyibi”[26] lezzet duyulan iştah çeken hoş şeyler manasında almanın vacip olduğu göstermişlerdir. Buradan herkesin her hoşuna giden şeyin helal olduğu anlamı da çıkarılmamalıdır. Kesinlikle kötü alışkanlık ile fıtrat ve ahlakı bozulmuş kimselerin zevk ve takdirine itibar edilmez.  İbret selim tabiatadır. Bu duruma göre de tayyib olanlar da ancak selim tabiat sahiplerinin tiksinmeyip hoşlandıkları şeyler demek olur. Yoksa çölde (kırsalda) yaşayan halk ve açlık ve zorluk içinde (ızdırar) yaşayanlar her türden hayvandan hoşlanıp yiyebilirler ki buna itibar edilemez.[27] İmam-ı Malik’in bu konudaki görüşünü güçlü bulan Razi, bu konudaki rivayetleri haber-i vahid olduğu için, Kur’an karşısında bunlarla amel edilemeyeceğini vurgular.

Müslüman ferdin helal kazanç yolları şunlardır: Meşru ticaret, el emeği (beden veya bilek gücü), miras, zekat, sadaka, hibe gibi iyilik ve yardımlar, hissesine düşen ganimet, günümüzde bilgi geliri…

Diğer bütün ihtiyaçlarını karşılarken bu yollardan elde ettiği gelir ve ücretlerden yararlanmak zorunda olan Müslüman kişi, yiyecek ve içecek türü gıdalarını da aynı yollardan helal ve meşru olarak elde etmek zorundadır. Elde ettiği bu gıdalar kendi mülkiyetinde bile olsa, yine “helal ve tayyib” özelliğinde olmak zorundadır. Meşru ve helal yoldan kazanılmış gıdalar genel olarak mubahtır. Yukarıda açıklandığı gibi haram gıdalar istisna olup Şarî tarafından belirlenmiştir.  Ancak bunları iki başlık altında sıralamak mümkündür: Hayvan ve ürünleri (et, süt, yün..vs) (En’am), Sarhoş edici ve uyuşturucu olmayan bitkisel yiyecekler (sebze, meyve..vb.). Biz özellikle günümüzde problem olan hayvan ürünleri üzerinde durmak istiyoruz.

En’am

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette adı geçen “En’am”, ehlî (evcil) hayvanlardan deve, sığır, davar; yani koyun ve keçi cinsleri için kullanılır. Kökü, yumuşaklık manasında olan “nu’ûmet” kelimesidir. Kelimenin delalet ettiği anlam bakımından pençeliler bir tarafa, at, katır, eşek gibi tek tırnaklı evcil hayvanlar bile “en’am”a dahil değildir. Zira, “ya en’am denilen hayvanlar (izafet-i beyaniyye) “behemetü’l- en’âm şeklindedir. Bu takdirde bu sınıf hayvanlar içine geyik, ceylan gibi diğer av hayvanları da En’am kelimesine katılarak helal oldukları anlamı çıkar. Veyahut, “en’âm” gibi olanlar anlamında (izafet-i lâmiyye-i ta’liliyye) olur ki, geviş getirmek ve avını yakalayıp parçaladığı köpek dişleri olmamak itibariyle, geyik ve diğer hayvanlar demek olur.”[28]

Etin insanın karakter veya kişiliğine,  manevî hayatına etkisi de hem rivayetlerde hem de özellikle züht ve takva hayatı açısından gündeme gelmiştir. Nitekim Hz. Ömer, içki gibi bağımlılığa sebep olduğu için etten mümkün olduğunca sakınmayı tavsiye ederek, Allah’ın eti çok yiyen aile halkına buğz edeceği tembihinde bulunur. Hadisin devamında Hz. Ömer şu ayetler size hitap etmiyor mu?” der ve ayeti[29] okur: Ayet kâfirlerin Cehenneme arz edilmelerinde kendilerine söylenecek şu sözü ihtiva etmektedir: “Siz güzel olan her şeyinizi dünya hayatınızda harcayıp tükettiniz; onlarla zevk ve safa içinde (zevkinizi) faydalandınız. Ama bugün yeryüzünde hak hukuk tanımayarak kibirlenip böbürlenmenizden ve günahlara dalıp gitmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız”[30] Hem Hz. Peygamber’in hem de sahabenin eti yedikleri ve sevdikleri bilindiğinden, bu rivayetten hareketle et yemek mekruhtur hükmü verilmemiştir. Belki “her şeyin fazlası sakıncalıdır” kaidesince, fazlaca et yemenin de maddî sağlığa zarar verdiği gibi, manevi açıdan da insan karakterine olumsuz tesirinin olabileceğine dikkat çekilmiştir. Özellikle, Müslüman olduktan sonra, bütün imkânlarına rağmen hilafeti döneminde de sade ve mütevazî bir hayat standardını tercih ve telkin eden Hz. Ömer, “Herkese israf olarak canının her istediğini yemesi yeter”[31] anlayışı bu ayetin de tefsiri mahiyetindedir. Ayetin kâfirlere bir hitap olmasına rağmen, helal gıda ve nimetlerin de israf edilmeden, nefsine hâkim olarak ve kontrollü tüketilmesi, hâliyle şükrünün de eda edilmesine dikkat çekmek istemiştir.

Dinde Şüpheli Şeylerin Hükmü

Şüphe ile ilgili şu hadis pek çok sağlam kaynakta ve sahih olarak rivayet edilmiştir: "Helâl bellidir, haram bellidir. İkisi arasında birçok insanın -helâlden mi haramdan mı olduğunu- bilmediği müşebbehât vardır; müşebbehâttan sakı­nan kimse dinini ve insanlık onurunu ko­rumuş olur. Şüpheli bir durumla karşı karşıya gelen kişi ise koru çevresinde ko­yun otlatan ve neredeyse koyunları ko­ruya girecek olan çoban gibidir. Dikkat edin, her hükümdarın bir korusu vardır. Allah'ın yeryüzündeki korusu ise haram­larıdır. Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır ki; eğer o sağlam olursa bütün vü­cut sağlam olur; bozuk olursa bütün vücut da bozulur; bu et parçası kalptir.[32]

Şüpheli şeylerin hükmü konusunda ihtilaf edilmiştir. Bunun haram olduğu söylenmişse de bu görüş reddedilmiştir. Diğer bir görüşe göre mekruhtur. Bir başka görüşe göre de bu konuda (görüş belir­tilmeksizin) tevakkuf edilir.  Bu meseledeki görüş ayrılığı, din bu konuda hü­küm belirtmeden önce eşya ve fiillerin hükümlerindeki görüş ayrılığına benze­mektedir.[33]

Âlimlerin “şüpheli şeyler” konusundaki yorumları şu dört görüş ile özetlenebilir:

1. Delillerin birbiri ile çelişmesi,

2. Âlimlerin bir konuda farklı görüşler ileri sürmesi, Bu görüş ilk görüşün bir nevi devamıdır,

3. Burada “mekruh” denilen şey kastedilmektedir. Çünkü mekruh hükmü, bir şeyi hem yapma hem de terk etmeye elverişlidir,

4. Bununla mubah kastedilmektedir.

İbnü’l-Müneyyir, hocası Kubârî’nin menkıbeleri arasında onun şöyle söyle­diğini nakletmiştir: “Mekruh, kişi ile haram arasında bir geçittir. Sürekli mekruh­ları yapan kişi harama gider. Mubah da kişi ile mekruh arasında bir geçittir. Sü­rekli mubahlardan yararlanan kişi mekruha doğru kayar.” İbn Hacer “bu güzel bir istinbat (hüküm çıkarma, hikmeti tespit etme)” der.[34]

İbn Hacer’e göre birinci görüş daha güçlüdür. Bu görüşlerin her birinin kastedilmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. Bu, kişilere göre değişir. Zeki bir âlim için hükmü ayırt edebilmek zor bir şey değildir. O, mubah ve mekruha düşme konusunda şüpheye düşmez. Böyle bir âlimin dışındakiler için, zikrettiğimiz hu­susların tümünde durumuna göre şüphe söz konusu olur. Mekruh bir ameli çok işleyen kimsenin yasak amelleri işlemeye de cüret edeceği açıktır. Haram olma­yan yasağı işlemek, aynı cinsten haram olan yasağı işlemeye alıştırır. Bu durum söz konusu şey hakkındaki bir şüpheden kaynaklanır. Çünkü yasaklanan şeyi yapmak “vera nurunun” kaybolmasından dolayı kalbi karartır, kişi harama düş­meyi tercih etmese bile harama düşmeye başlar.”[35]

Şüpheli şeylere tam olarak haram veya helâl denilmemekle birlikte, bunlardan kaçınmanın takvaya uygun olduğunda şüphe yoktur. İmam Azam Ebû Hanîfe ve Süfyân-ı Sevrî’nin: “Gökten yere düşmem, benim için “nebiz haramdır” diye fetva vermemden daha kolaydır; ama kendim onu asla içmedim ve içmem de.” dedikleri rivayet edilir. Demek oluyor ki, haram ya da helalliği konusunda kesin hüküm bulunmayan şeylerin haram olduğuna fetva verilmese de, onları işlemekten sakınmak takva gereğidir. Ancak, takva ile amel edeceğim diye vesveseye düşmemek, vesvese ile takvayı birbirine karıştırmamak gerekir. Meselâ, içine pislik karışmış olabilir diye akarsulardan abdest almamak, iyice mutmain olmak için abdest azalarını defalarca yıkamak, saatlerce tuvaletten çıkmamak takva değil, vesvesedir.[36]

Kalbe Gelen Vesvese ve İhtiyat

İhtiyat, şüpheli konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli usulü ve çözümü benimsemeyi ifade eden fıkıh terimidir. Sözlükte "çekingen davranma, bir şeyi ortaya alma, daha sağlam ve daha güven­li olana tutunma, hatadan sakınıp korun­ma" gibi anlamlara gelir. Vera' kelimesi de gerek "harama düşmemek için şüp­heli şeylerden uzak durma", gerekse "gü­zel işleri sürekli olarak yapma" manasında alınınca ihtiyatla eş anlamlı olabileceği gibi ihtiyatın bir nevi pratik boyutu olarak da değerlendirilebilir. İhtiyat kelimesi, fı­kıh usulü ve fıkıh başta olmak üzere dinî literatürde yaygın bir kullanıma sahip ol­makla birlikte bunun teknik anlamda bir İslâm hukuku terimi olmaktan çok dinin emir ve yasaklarına uymada izlenen ge­nel tavrı ve ölçüyü ifade eden bir kelime olduğunu söylemek daha doğru olur. Cürcânî'nin ihtiyatın terim olarak "nefsi gü­naha düşmekten koruma" anlamında kul­lanıldığını (et-Ta’rifat, “el-ihtiyat” md.) Şîrâzî'nin en ihtiyatlı olanı yapmanın dinî bakımdan daha güvenli olduğunu (el-Lüma’, s.86) belirtmesi, bazı âlimlerin de şeriatın hikmetine ve güzelliklerine ya­raşanın ihtiyat olduğunu söylemesi[37] bu kanaati desteklemek­tedir.

Dinî kitabiyatta ihtiyat düşüncesi da­yanağını, şüpheden ve kalbi rahatsız eden şeylerden kaçınmayı tavsiye eden hadis­lerden almaktadır. Başlıcaları şunlardır: “Hemen yukarıdaki “Helal bellidir, haram bellidir…” hadisi.[38] “Seni şüpheye düşüreni bırak, şüpheye düşürmeyeni al”.[39] Hz. Peygamber'e iyilik ve günahın ne olduğu sorulmuş, o da, "iyilik ahlâk güzelliğidir; günah ise gönlünü tırmalayan ve başka­larının öğrenmesinden hoşlanmadığın şeydir” demiştir.[40] “Kul, kendisinde mahzur bulunanlardan sakınmak amacıyla mah­zur bulunmayanları terk etmedikçe muttakiler mertebesine erişemez”.[41]

Resûl-i Ekrem’den ve sahabeden bu dü­şünceyi destekleyecek uygulamalar da ri­vayet edilmiştir. Bu çerçevede Hz. Peygamber’in, evinde gördüğü bir hurmaya ilişkin olarak, "Eğer zekât hurması olabi­leceği endişesi bulunmasaydı bunu yer­dim" buyurması[42] ve akrabalık bağının bulunup bulunmadığı endişesiyle Sevde’ye örtünmeyi emretmesi bu kavildendir. Yine İbn Mes'ûd'un, "Biz harama düşmek endişe­siyle helâlin onda dokuzunu terk ederdik" demesi[43] ayrıca sahabe ve tabiînin bu yöndeki bazı açıklamaları zikredilebilir.

Hadisteki "müşebbehât" kelimesi, "hükmü muayyen şekilde açık olmayıp başka şeylere benzetilen" olarak ifade edilmiştir.[44]

Şüphenin bulunması halinde kişinin na­sıl davranması gerektiği ve şüpheli bir işi yapmanın dinî hükmü İslâm âlimleri ara­sında geniş tartışmalara yol açmıştır. Bu konuda Nevevî'nin yorumu şöyledir: Eşya; açık helâl, açık haram ve helâlliği ya da haramlığı açık olmayan şeyler olmak üze­re üç kısımdır. Üçüncü kısmı insanların çoğu bilmezken âlimler bunun hükmünü nas veya kıyas yoluyla ya da istishâb vb. yollarla bilebilir. Bir şeyin helâl veya ha­ram olma ihtimali varsa ve konuya ilişkin herhangi bir nas ya da icmâ yoksa müctehid ictihad eder ve kesin bir delille bunu iki kısımdan birine katar. Müctehidin de­lili ictihadî olacağından yine de bu şeyi terk etmek vera' sayılır. Müctehid açısın­dan konunun açıklığa kavuşmaması ve onun da şüphede kalması durumunda meselenin hükmünün ne olacağında usulcüler ihtilâf etmişler ve şeriatın gel­mesinden önce eşyanın hükmünün ne ol­duğu konusundaki görüş ayrılıkları doğ­rultusunda farklı görüşler ileri sürmüş­lerdir. Bazıları da her halükârda kaçın­manın vera' olduğunu söylemiştir.

İzzüddin b. Abdüsselâm ihtiyatı, mas­lahatı celb ve mefsedeti def açısından ele alarak maslahatı celbin ve mefsedeti defin mendup ve vacip şeklindeki ikili ayırı­mına göre ihtiyatı mendup olan ihtiyat (vera') ve vacip olan ihtiyat olmak üzere iki kısımda değerlendirmiştir. Buna göre, hükmün elde edildiği kaynakların kuvvet bakımından birbirine yakın olması durumunda mevcut görüşlerin hepsinin müş­terek olduğu noktayı dikkate alarak âlim­lerin ihtilâf ettiği alana geçmemek, veh­me dayalı mefsedetlerden kaçınmak ve vehme dayalı maslahatları gerçekleştir­mek mendup olan ihtiyat grubuna gir­mektedir. Herhangi bir akidde veya bu akdin şartlarından veya rükünlerinden birinde kuşkuya düşen kişinin akdi şart ve rükünlerine göre yeniden yapması, bir ibadeti ifa etmiş olan kimsenin uzunca bir zaman sonra bu ibadetin rükün veya şartlarından birinde kuşkuya düştüğün­de ibadeti yeniden ifa etmesi böyledir. Bu tür ihtiyatın kişiler açısından ortalama kriteri, insanın kendisini şüpheye götü­ren şeyi bırakıp şüpheye götürmeyen şeyi yapmasıdır. Vacip olan ihtiyat ise haramlığı kesin bir şeye vesile olan şey hakkın­daki ihtiyattır.

Önceden yakin bulunan bir konuda ortaya çıkan şek de yakîni yok edemez. Araştırmaya rağmen şek aynen devam ediyorsa ihti­yat devreye girebilir. Nitekim Hz. Peygam­ber, "Biriniz namazında şek ederse doğ­ruyu araştırsın" buyurmuştur.[45]

Öte yandan şek ile vesveseyi birbirinden ayrı tutmak gerekir. Vesvese bir bakıma şek içerisin­de olma durumu değil bir şekkin var sa­yılması, tevehhüm edilmesidir. Vesvesede if­rat ise, şekki hiçe sayarak gelişigüzel dav­ranmak da tefrittir. Davranışlarda önem­li olan, davranışa verilen isim değil yapı­lan işin şâriin maksatlarına ve Resûl-i Ek­rem'in tutum ve emrine uygunluğudur. Bazı âlimlerin, ihtiyatı sün­nete uygun olduğu sürece faydalı bulup ona aykırı düşecek bir dereceye vardığın­da bunu terk etmeyi ihtiyat olarak gör­mesi ve ihtiyatı vesveseden ayrı tutmaya özen göstermesi ihtiyatın mahiyetini an­latması bakımından önemlidir. Bu bakımdan ves­veseye dayanan veya aşırılığa kaçan hü­kümlere ihtiyatı gerekçe yapmak doğru karşılanmamıştır.

Her ne kadar bazı âlim­ler, "Mekruh kul ile haram arasında bir engeldir; mekruhu çok işleyen harama gidebilir. Mubah da kul ile mekruh arasın­da bir engeldir; mubahta aşırıya kaçan mekruha düşebilir" demişler ve bu yak­laşım ihtiyat ve vera" anlayışının bir nevi formülü haline gelmişse de bu yaklaşım öncelikle ferdî boyuttaki fiiller, kişisel ka­naat ve tercihler için geçerli sayılabilir. Buna karşılık böyle sübjektif bir ölçünün objektif karakterdeki hüküm ve fetvalar­da bir kriter olarak kabul edilmesi doğru olmaz. Bu sebeple dinde aşırı gitmeyi ya­saklayan, vesvese ve şekten uzak durup orta yolu izlemeyi öğütleyen âyet ve ha­dislerden hareketle, dinde ihtiyat düşüncesinin kaynağı sayılan hadislerin amacının, hu­kukta objektif bir ölçü getirmekten ziyade tek tek fertlerin tercih ve davranışla­rına ilişkin olduğu ve neticede ferdî dinî hayatı daha tatminkâr bir derinliğe ve huzur ortamına çekmeyi amaçladığı söy­lenebilir.[46]

Âlimler ihtiyatla ilgili bu hadise büyük bir önem vermişler, Ebû Dâvud’dan da nakledil­diği gibi bu hadisi, dinin temelini oluşturan dört hadisten biri olarak kabul et­mişlerdir. Bu dört hadis bir beyitte şu şekilde toplanmıştır:

“Dört sözde yer alır dinin temeli, -Bunlar en hayırlı kişinin sözleri,- Şüpheliyi terk et, -Zâhid ol, -Boş şeyi bırak, -Amelini mutlaka bir niyetle yap!”

İbnü’l-Arabî tek başına bu hadisten bütün hükümlerin çıkarılabileceğine işaret etmiştir. Kurtubî de bunun gerekçesini şu şekilde açıklamıştır: “Çünkü bu hadis helal, haram ve diğerlerini birbirinden ayırmakta, bütün amellerin kalbe bağlı olduğunu ifade etmektedir. İşte bu açıdan bütün hükümlerin bu hadise bağlanması mümkündür.”

İnsan helal ve harama dikkat ettiğinde, yiyeceğinin, içeceğinin, giyeceğinin, evliliğinin… salahını temin etmiş olur. Zira haram lokmayı ancak ateşin temizleyeceği hadislerde ifade edilmiş, yine haram lokmanın ibadetin neşvesini duymaya, ihlası yakalamaya engel olduğu beyan edilmiştir.[47]

“İsrail Oğullarına bütün yiyecekler helaldi, kendilerine haram kıldıkları müstesna…” ayetinde[48] olduğu gibi, Allah’ın öfkesi sonucu hükümlerin de ağırlaştırmasına da sebep olur.

HELAL GIDA VE MANEVÎ HAYAT İLİŞKİSİ

İnsanın ilk sınavı beslenmesi yani gıda ile başlamıştır. Diğer sınavları ihtiva eden dünya hayatıyla devam etmiştir. Hz. Adem'e ve Havva'ya cennette yemeleri yasaklanan ağaç, gerçekten yenilen bir şey idiyse, o halde Adem'in ilk kaybettiği imtihan yeme imtihanı olmuş olur. İnsanoğlunun ilk imtihanını da helal gıda veya yemekle kaybetmesi anlamına gelir. Ve helal olmayan gıdanın insanı cennetten mahrum bırakacak kadar önemli olduğuna işaret eder.

Öncelikle; Duanın kabulünde helal gıda şarttır. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 'Ey insanlar! Allah temizdir (Tayyib'dir) ve ancak temiz olanı kabul eder. Allah’ın müminlere emrettiği şeyler,  peygamberlerine emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim onlara: 'Ey peygamberler! Tayyib (helal ve hoş) olan şeylerden yiyin ve salih işler yapın”[49] demiştir. Müminlere de şöyle buyurmuştur: 'Ey müminler! Size verdiğim rızıkların tayyib (helal ve hoş) olanlarından yiyin!'[50]

Sonra da şu adamı misal verdi: 'Adam uzun bir yolculuğa çıkar, üstü başı toz duman içinde kalır. Sonra ellerini semaya uzatıp 'Ya Rab! Ya Rab!' diye dua eder. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır. Kısacası haramla beslenmiştir (gıdasını haramdan almıştır). Peki, böyle bir kişinin duası nasıl kabul olsun!'[51]

Hadisi yorumlayan âlimler, kişi haramla beslendiği takdirde, değil fasit veya haram için yapılan yolculuklar hac, cihat, sıla-i rahim, rızkını kazanmak gibi amaçlarla uzun ve zahmetli helal yolculuklara bile katlansa amel ve ibadetlerinin kabul edilmeyeceğini açıklamışlardır. Bu açıdan dua etmek ihtiyacında olan insan da önce ve dua esnasında haram yememeye, hatta anne, karnındaki cenin halindeki yavrusunu dahi haram gıda ile beslememeye dikkat etmesi gerekir. Her ibadet ve iyi amelin bir nevi “dua” olarak Allah’a yükseleceği de dikkate alınırsa, maddî ve manevî temizlik olmadan ibadetlerin makbul olmayacağı ortaya çıkacaktır. Bu hadis verilecek sadaka ve zekâtların bile helal ve tayyib olanlardan olmasının gerektiğinin de delilidir.[52] Diğer bir hadiste de bu hüküm vurgulanır: “Allah temizlik olmayan (abdestsiz) namazı kabul etmez, hıyanetle kazanılan paradan verilen sadakayı da kabul etmez”.[53] Hadisteki “ğûl” ganimet paylaşılmadan önce gizlice alınan mal demektir ki, herkesin, yani kamunun hakkı olan mal demektir.

Diğer bir hadis de şöyledir: “Hz. Peygamber’in yanında “Ey insanlar, Yeryüzünde helal ve tayyib olanlardan yiyin!”[54] ayeti okununca, Sa’d b. Ebî Vakkas ayağa kalkarak  'Ey Allah'ın Rasulü! Dua eder misin, Allah beni de duası kabul olanlardan eylesin?'. Hz. Peygamber: 'Bak Sa'd! Yediklerin tayyib olsun ki, duası kabul olanlardan olabilesin. Vallahi, haram lokma yiyen insanın duasını Allah kırk gün kabul etmez. Kimin eti haramla ve faizle oluşursa, ona ateş daha layık olur'[55].

Yine Abdullah b. Ömer’in bir rivayetine göre Hz. Peygamber (s) şöyle buyurmuştur: “Canım (Kudret) elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Mümin hurmaya benzer; o hurma hoş ve temiz olanı (tayibi) yemiştir (gıdalanmış) ve (ürün olarak) tayyibi bırakmıştır, düştüğü halde ne kırılmış ne de bozulmuştur!”.[56]

Sarhoş edici özelliği olan gıdaları yemek veya içkileri kullanmanın da büyük günahı, ahiret ve dünya açısından vebal, sorumluluk ve yaptırımları vardır. Bunlara ilaveten, Hz. Peygamber “İçki kötülüklerin anasıdır. Kim içki içerse Allah onun namazını kırk gün kabul etmez, karnında içki varken ölürse bir nevi cahiliyet ölümüyle ölmüş olur.”[57] buyurmuştur.

“Haramla beslenenin ibadetlerinin kabul olmaması, sevap ve karşılıklarının kalmayacağı şeklinde anlaşılmıştır. Yoksa haram yiyen birisinin, mesela namaz kılmasıyla, namaz borcunun üzerinden düşeceği açıktır. Ayrıca yenilen ve içilen şeylerin insanın düşünce ve davranışlarına etki ettiği bu gün artık bilimsel bir gerçek haline gelmiştir. İman ve ahlak dinin esasıdır ve bunlar bir tür düşünce ve davranıştırlar. Bu durumun aile yapısına doğrudan etki edeceği, ailenin sağlam olup olmamasında alınan gıdaların öneminin bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu gün Yahudilerin aile yapılarının, Hıristiyanlarınkinden daha sağlam oluşu, birincilerin yiyip içtiklerinde daha dikkatli olmalarından olsa gerektir.”[58]

Haksız ve hukuksuz yollarla mal elde etmeye çalışanları da uyaran Hz. Peygamber bunların Kıyamet günü sahipleri için ateş olduğunu da hatırlatır.[59] Yine sahih bir hadisinde şöyle buyurur: “Gıdasını haramdan almış (beslenmiş) beden Cennet’e (kolay kolay) giremez”.[60] Yine benzer anlamda, “haram gıdadan bitmiş veya gelişmiş etin Cennet’e giremeyeceği, Cehennem’in o ete daha layık olduğuna” dair iki rivayet daha vardır.[61]

Mideye temiz gıdadan başkası girmemelidir: Nitekim Sahabî Ebu Temime (r.) arkadaşlarının nasihat isteği üzerine uzunca tavsiyelerinin arasında şunu da yapmıştır: “İnsanların ilk çürüyüp kokacak olan organı karnıdır. Bunun için kim karnına temiz olandan başka bir şey girdirmemeye gücü yeterse, bunu mutlaka yapsın”.[62]

Elbise de helal para ile alınıp giyilmelidir: Nitekim Hz. Peygamber dindeki en şiddetli hükmü soran birisine cevap olarak “Kim haram mal elde eder ve onunla bir gömlek alarak giyerse, Allah Teâlâ o gömlekten kurtuluncaya kadar onun namazını kabul etmez. Ey Aliye’nin kardeşi, Allah Teâlâ, üzerinde haramdan kazandığı ile giydiği gömlek bulunan bir adamın amelini veya namazını kabul etmekten Ekrem ve Yücedir”.[63] Hatta on dirheme aldığı gömleğinin ücretinin bir dirhemi haram bile olsa yine Allah o kimsenin üzerinde gömlek olduğu müddetçe namazını kabul etmeyecektir.[64]Hacca da helal (tayyib) nafaka ile çıkanın telbiyelerine, “Azığın helal, bineğin helal, haccın makbul edilmiştir (mebrur)” diye mukabelede bulunulacağı bildirilirken, buna karşılık haram nafaka ile hacca çıkana ise tam tersi haram ifadelerle karşılık verileceği ve haccının mebrur olmadığı nida edileceği bildirilmiştir.[65]

Verilen sadakalar da helal olmalıdır. Zira Hz. Peygamber’in ifadesi ile “Haramdan kazanılan maldan yapılan sadakanın kabul edilmeyeceği ve mübarek de kılınmadığı, zira Allah Teâlâ’nın kötülüğü kötülükle silmediğini, aksine kötülüğü iyilikle sildiğini, pisi pis olanla silmediğini belirtir ve devamla “Kim helal olmayan yollardan kazanç elde eder ve meşru yolda harcamaz ise bu tam bir dermansız derttir; kim de helal yoldan elde ettiği malı, meşru (hak) yolda tasarruf ederse, bu tasarruf yağan faydalı bereketli yağmura benzer”.[66] Haram kazançla yapılan köle azadı ve sıla-ı rahim de kişi için yük ve ağırlık (ısr) demektir.[67]

Yine haram yemenin sorumluluğunun boyutunu şu hadis-i şerif gözler önüne sermektedir: “Hırsızlık malı olduğunu bile bile yiyen kişi, kesinlikle onun hırsızlık günahına ortak edilmiştir”.[68] Yine Hz. Peygamber’in ifadesi ile; “Kişinin dağdan odun toplayıp sırtında taşıyarak pazarda satıp onun parasını yemesi, dilencilik yapmasından çok daha iyidir. Ayrıca Allah’ın haram kıldığı bir şeyi ağzına koymaktansa, ağzına toprak doldurması da çok daha iyidir”.[69]

Tasavvuf büyüklerinden de helal gıdanın dinî ve ibadet hayata etkisine dair çeşitli hikmetli sözler nakledilmiştir. Bunlardan İbrahim Edhem, Zunnun-i Mısrî, Muhammed Fadl el-Belhî gibi Hazarâttan konu ile ilgili hikmetli sözler, hikmetâmiz hikâyeler ve nasihatler rivayet edilmiştir. Bunlardan bazılarında helal yemenin; Allah korkusunu sürekli hatırlatacağı, şeytandan uzak tutacağı, iman ve ibadetinden tat alacağı, öğrendiğini hatırlayıp iyi idrak edip, bildiği ile amel edeceği, gördüklerinden ibret alacağı, kalbinin kararmayacağı… gibi hususlara sebep olacağı vurgulanmaktadır.[70] Tekke yemek kültüründe de yemek âdâbında yiyeceğin helal olması en önemli şartlar arasında sayılır.[71]


İSRAF

Helal, tayyib olan gıdaların tüketilmesinde İslam tarafından çizilmiş önemli bir kırmızı çizgi vardır ki, o da israftır. İnsanın dünya ve ahiret hayatını yakından ilgilendiren, ibadetler dâhil, dinî hayatının her aşamasında karşılaşılabilen bu hastalık iktisadî, sosyal, kültürel… hayatını olumsuz etkilediği gibi, manevî hayatını da pek çok açıdan olumsuz etkileyebilmektedir.

Kişiye sahip olduğu bu özellikteki yiyecekler de, sınırsız, sorumsuz tüketim yetkisi verilmemiş, bunların da sınırı israf etmemekle sınırlandırılmıştır. Sahip olunan nimetlerin paylaşımını da emreden İslam, başkasına yedirmeyi selamlaşma ile birlikte kardeşliğin öncülleri arasında zikretmiştir.[72]

Yüce dinimiz İslam her iyilik ve ibadette olduğu gibi, yiyeceklerin de bereketinin esas olduğunu, bereketinin hangi küçük parçasında olduğu bilinemeyeceğinden, bir kırıntının dahi israf edilmemesinin ve atılmamasının önemine dikkat çeker. “Siz, bereketin, yemeğinizin hangi cüzünde (zerresinde) olduğunu bilemezsiniz. Bunun için birinizin bir lokması bile düşecek olsa, onu alıp bulaşanları temizlesin, sakın şeytana terk etmesin” buyuran Hz. Peygamber, ne kap kacak, ne elde (günümüz için çatal kaşıkta) yemek artığının kalmamasını öğütleyerek, bunlar iyice tüketilmeden silinip yıkanmamasını emretmiş ve tekraren hatırlatmıştır: “Zira o yemeğinizin hangisinde bereket bulunduğunu bilemez”.[73] Bu hadis, aksi davranışta kişinin şeytanla iş birliği yaptığını îma etmektedir. Küçük bir pirinç tanesi, bulaşık diyebileceğimiz az bir yemek artığı konusunda bu kadar dikkatli olmayı emreden Hz. Peygamber, özellikle toplu yemek yenen lokanta ve her şey dahil otellerde pek çok kişinin yiyemeyeceği kadar önüne yemek alıp, arkasından da çöpe döktüğünü görse ne derdi bilemiyoruz. Uyardığı için bildiğimiz bir şey var, o da; bu israfa Karun’un malı dayanmaz, müsrif aslâ iflah bulamaz. Değil aile bütçesi, israfa dünyanın tabiî kaynakları bile dayanmaz.  

Paylaşma da berekettir. Bir örnek olarak Hz. Peygamber, bir kişilik yemeğin iki kişiye, iki kişilik yemeğin üç ve dört kişiye, dört kişilik yemeğin de beş altı kişiye yeteceğini bildirmiştir.[74] Kutlu nesil Hz. Peygamber’in arkadaşları bu prensibi hayat düsturu haline getirmişler, israf etmeden, tıka basa karnını doyurmadan, fakat daima paylaşarak tasarrufu tercih etmişlerdir. Selam-ı Farisî (r ) bunlardan biridir: Bir ara kendisine yemek yerken biraz daha yemesi için ısrar edilince Hz. Peygamber’in günümüzün obezlik problemime ve fakirliğine, hatta açlığına çözüm olabilecek şu mesajı ile cevap vermiştir: “Dünyada insanların doyasıya en çok yiyeni, Kıyamet günü açlığı en uzun olacaktır”.[75]  Bu hadisi şu Nebevî hikmet tefsir etmektedir: “Her iştahın çektiğini yemen de israftandır”.[76] Kendi mülkü, meşru ve helal olmasına, el emeği alın teri kazancı olmasına rağmen Müslüman dünyaya ebedi hayatın mutluluğunu kazanmaya geldiğini, yeme içmesinde de dikkate almasını, dünya lezzetlerinin geçiciliğini hatırlayarak, sonsuz mutluluk ve lezzetlere ulaşmak için dünyada nefsini doyurmak, tatmin etmek değil, nefsini terbiye etmekten geçtiğini bu mesajlar hatırlatmaktadır. Mutluluğu zevkçilik, bencillik ve yalnızlıkta arayan günümüz seçkincilik anlayışının (Kaliforniya Sendromu)[77] insanları mutlu etmediği yapılan araştırmalar ortaya koymuştur. İslam’ın gıda tasarrufunda da talim ettiği öğretileri bu hastalığın veya mutsuzluğun da çaresi olabilecek reçetesidir, ilacıdır.

Tarih boyunca söz konusu bereket pek çok evde tecrübe edilmiştir. Misafirsiz sofraya oturmayan pek çok kişinin menkıbesi hâlâ anlatılır. İş yerine yemek getiren çırağa mutlaka bir fazla kaşık getirilmesi tembihleme bu ülkenin pek çok zanaatkârında hâlâ devam etmektedir.  “Misafir dokuz bereketle gelir, birini yer diğerlerini bırakır” anlayışı sofrada israfı önleme ve paylaşma ile bereketin ilk akla gelen örnekleridir.[78]  Bu kültürün ana temelini yine Hz. Peygamber’in yağla eti sofrasında asla birlikte bulundurmama sünneti oluşturur: O bunlardan birini yediyse diğerini tasadduk etmiştir. Emirulmüminin Hz. Ömer de bu yöntemi takip edip oğlunun evinde bile bu ikisini ısrara rağmen yememiştir.[79]

Refah ve zenginliğin zirvesini yaşayan çağdaş medeniyetin tüketim ve israfa dayanan hastalıklı anlayışı, özellikle Afrika’ya yansıyan yönüyle insanları açlıktan ölüme mahkum eden adaletsiz; zalimce, hoyrat ve sorumsuz tavrı, kendisine bencillik ve zevkçiliğin dayattığı tıka basa yeme, obezite başta olmak üzere, bin bir çeşit hastalıkla mücadelesi için ciddi anlamdaki harcamaları olarak dönmüştür. Şu Peygamberî öğreti veya uygulama yaşanabilse aç insan kalır mı? Yağlanmanın sonucu oluşan bunca hastalık ortaya çıkar mı? Formül gayet basit: Az yemek, artırıp atmamak, atacağını paylaşmak… Zira Mü’min olmak yine hadisin ifadesi ile bir midelik yiyecekle doymak demektir. Kâfirliğin tam yedide bir midesi kadar.[80] Bu mecaz, dünya ve dünyalık karşısında Müslümanın zühd ve takvasını, Müslüman olmayanın ise hırs ve sınırsız tutkularını ifade eder. “Zira bu mal tatlı ve hoştur. Ama şunu iyi bilin: Kim onu nefsânî hırsla alırsa, yediği halde doymayan kimse gibidir.”[81]

Unun kepeği dahil her cüzünün atılmadan yenilmesi amacıyla ekmek yapılmasının ilk dönem Sahabe modelinde önemli bir yer tuttuğunu şu iki örnek ortaya koymaktadır. “Ebu Hâzım anlatıyor: Ben Sehl b. Sa’d (r.a)’ a “Sen has undan yapılmış beyaz ekmek gördün mü?” diye sormuştum. Sehl: Rasulüllah (s) vefat edinceye kadar beyaz ekmek görmedim” dedi. Ben tekrar: “Rasulüllah zamanında ashabın eleği var mıydı?” dedim. Rasulüllah (s) vefat edinceye kadar elek görmedim” dedi. Öyleyse elenmiş arpa ekmeğini nasıl yiyorsunuz” dedim. “Biz onu üflerdik, içindeki kepekten uçan uçardı, kalan kepekleri su ile yumuşatıp yoğururduk” cevabını verdi.[82] Hz. Peygamber hayatı boyunca imkânlar olmasına ve kepeksiz undan ekmek yapma tekniği bilinmesine rağmen, Peygamberlik ve devlet başkanlığı gibi ağır görevlerine rağmen bu undan yapılan lüks sayılabilecek yufka ekmeğini hiç görmeyip, sonradan yiyecek kültürüne girmesi Ebu Hüreyre gibi bazı sahabenin gözyaşlarına sebep olmuştur.[83] Hz. Peygamber yeri geldiğinde yünden yapılmış o devrin en kaba elbisesini ve sert elbise ile yamalı pabuç giymiş, hatta “beş’i” yemeği yemiştir ki; Sahabeden Hz. Enes’in tavsifine göre bu yemek, “arpa irice öğütülerek hamurundan yapılır ve kişi ağzındaki lokmayı ancak bir yudum su ile yutabilir”.[84]

Kutlu neslin hanımlarından Ümmü Eymen ( r ) anlatıyor: Kendisi unu elemiş ve Nebi (S) için ekmek yapmıştır. Rasulüllah (s) “Bu nedir?” diye sormuş, o da: “Bu bizim memlekette yaptığımız yiyecektir.  Ben ondan sizin için bir ekmek yapmak arzusundayım” demişti. Nebi (S) “Şu eleyip ayırdığın kepeği, öbürüne yani un kısmına geri kat, sonra yoğur ve ekmek yap” buyurmuşlardır.[85] Bu hadislerden Hz. Peygamber devrinde unun elenmediği, eleğin bilinip var olmasına rağmen Rasulüllah’ın koyduğu bir kısıtlama sebebiyle kepekli un kullanıldığı anlaşılmaktadır.[86] Ben kepeğin önemini kavrayan günümüz medeniyetinin geldiği noktayı ve kepeğin gıda, protein veya vitamin açısından değerini ilgili uzmanlara bırakarak, sadece meselenin bereket yönünün altını çizmekle yetineceğim.

Yemek konusunda israf ölçüsü olarak şöyle bir tespit yapılmıştır: “İnsan sağlığına zarar verecek kadar karnı tıka basa doyurmak israf; insanın normal şekilde karnını doyurması câiz; karnı doymadan sofradan kalkması da müstehap görülmüştür”[87]. Zayıf bir hadiste de bu ölçü şöyle açıklanır: “İştahın çektiği her şeyi ye­men israftır”[88].

Rasulüllah (s) bu konunun uygulamasını bir başka hadiste izah ederek şöyle buyurdular: “Âdemoğlu, mideden daha şerli bir kap doldurmaz. Âdemoğluna belini doğrultacak kadar birkaç küçük lokma yeterlidir. Ancak tabii ihtiyacı gereği yemek durumunda olduğu zaman hiç olmazsa midesini üçe ayırsın: Üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefesine ayırsın”.[89] Geçmiş düşünürler gibi günümüz Tıp ilminin de hayranlıkla takdir ettiği bu ilmî gerçek karşısında, sırf yeme için yaşayan insanların, hele yediklerini tekrar kusmak için sadece yemek amaçlı bir hayat felsefesini edinmiş olan Roma aristokrasisinin başına gelenleri hatırlamak gerekecektir.

Hâlbuki İslam gıda maddelerini Allah’ın bir nimeti, sanatı olarak değerlendirir. Onun için de yapım kusuru hariç yemekler O’nun sanatı olduğu için ayıplanamaz. Belki bu hikmetle “Hz. Peygamber hiçbir vakit hiçbir yemeğe laf etmedi; iştah duyduğu bir yemek ise yerdi, hoşuna gitmeyen bir yemekse yemezdi”.[90] Bu anlamda yemeğe ve yapanın emeğine gereken saygı gösterilmiş, birinin yemediği o yemeği başka biri tarafından yenilmesine fırsat tanınmıştır.

Yine dinî bilince ve duyarlılığa sahip olan Müslüman, bütün yaptıklarından, yapması gerekirken yapmadığı görev ve sorumluluklarından, kullandığı eşyalardan, yiyip içtiği her şeyden sorumludur. Şükrünü eda etmeye memurdur. Kıyamette hesabını verebileceği ölçüde bunları tasarruf etmesi görevidir. Allah Teâlâ kesin ifadelerle bildirmiştir: “İşte o gün size verilen nimetlerin hesabı bir bir sorulacaktır”.[91] Hadisinde Hz. Peygamber de ahirette herkesin boş yere harcadığı zaman ve servetini, işgücünü ve ilmini nasıl kullandığından sorguya çekileceğini haber vermiştir[92].  Sorumluluğunu aldığı halde artırıp atmak suretiyle israf ettiği bu nimetlerin hesabı oldukça çetin olsa gerektir.

Burada özellikle çağımızda bir hastalık haline gelen ekmek is­rafı konusuna da dikkat çekmek is­tiyoruz. Bilindiği üzere, biz Türk Milleti olarak, ekmeğe karşı derin bir hürmetimiz ve saygımız vardır. Ekmek bizde kutsal kabul edilir. Bu kültü­rün temellerinin oluşmasında Hz. Peygamber’in “ekmeğe saygı gös­terin, zira o, semâ ve arzın bereketidir. Binaenaleyh sofradan düşen ekmek parçalarını yiyen kişi mağfiret olunur”, “Ekmeğe saygı gös­terin, zira Allah Tealâ ona ikram etti. Kim ekmeğe hürmet göste­rirse, Allah da o kişiye cömert davranır”[93] şeklindeki hadislerin büyük rolü olmuştur. Fakat bu gün, maalesef bu güzel kültürümüz neredeyse yok oldu, bir kaç yaşlı dışında, birçok kimse ekmeği ha­fife alır oldu. Bu gerçeği çöp bidonlarından veya basında çıkan ek­mek israfı ile ilgili rakamlardan rahatlıkla anlayabiliriz. Ekmek ta­sarrufu için haftalar, günler düzenlendiği halde bu israfın önüne geçilebilmiş değildir. Bilhassa Türk insanının hayatında bu derece yeri olan ekmeğin ekmek yemeden karnı doymayan bizlerin arasında böyle hakir duruma düşmesi gelecek açısından da endişe vericidir. Ekmeğe, dolayısıyla ekmeğin modelinde bütün gıdaya gerekli ihtimam gösterilmeyip, hâlâ artırılıp atılmaya devam edilirse iki yakamızın bir araya gelmesi pek mümkün görünmüyor: Hz. Aişe (r ) haber vermiştir: Rasulüllah (s ) benim odama girmişlerdi. Atılmış bir ekmek parçası gördüler. Hemen onu alıp temizleyerek yediler ve “Ey Aişe! Kerim olan şu ekmeğe hürmet et! Zira şu ekmek bir kavimden nefret ederek kaçmışsa bir daha dönmemiştir” buyurdular.[94]

Sonuç olarak, Hz. Peygamber yere düşen ekmek parçalarının bile israf edil­memesini[95], artarak israfa sebep olmaması düşüncesiyle olsa ge­rek, ekmeğin küçük parçalara bölünmesini -böyle yapıldığında ekmeğin bereketleneceğini de söylemiştir-[96] ve bir kişilik yemeğin iki kişiye, iki kişilik yemeğin dört, dört kişilik yemeğin sekiz kişiye yeteceğini de hatırlatarak[97], Müslümanlara ekmek ve yemek is­rafından sakınmaları için çeşitli yollar göstermiştir.

İşte bunun için ekmeğe hürmet etmeli, üstüne tuzluk vs. şeyler koymamalı, ekmek parçalarını bıçak, ağız silmek için kullanma­malıdır[98]. Bilhassa bu gün ekmek satılan veya diğer iş yerlerinde ekmek ufaklarının yerlere saçılması ve ayaklar altında ezilmesinden korunması zaruret halini almıştır. Böyle yerlere girerken ayakaltında ezilen bu parçaların çıtırtıları, bizlere soğuk kış günlerinde evlerinde sıcak bir tas çorba bulamayan fakir çocukların çığlıklarını; sebze ve meyvelerin, hatta bayatladığı gerekçesi ile çöpe atılan ekmeklerin gürültüsü, yeterli besini yavrusuna veremediği için yav­rusunu kaybeden annenin feryadını hatırlatmalıdır. Yemeğin en çok bereketinin sonunda olduğunu müjdeleyen Hz. Peygamber’in tavsi­yelerine[99] uyarak, tek lokmayı, yarım dilim elmayı, tabakta bir kaç kaşık yemeği, hatta tek bir bulgur tanesini bile israf etmemelidir.


İSRAF VE TASARRUF

İsraf sadece gıdada değil, insan hayatının her alanını ve ihtiyaçlarının her birini yakından ilgilendiren kötü bir haslettir. Diğer alan ve tasarruflardaki israf veya savurganlık, gıda israfını da tetikleyeceği, en azından etkileyeceği; dinen haram, ahlaken kötü, iktisaden zararlı olduğundan manevî veya dinî hayatı da olumsuz etkileyeceği gerçeğinden hareketle, israf ve tasarrufun diğer boyutlarına kısaca değinmek, özellikle de çevre israfına özel önem vermek gerekecektir.

Kur’an ve hadislerde İslâmî öğreti ve emirleri inceleyen İslâm bilginleri, İslâm’ın hedef edindiği ahiret yurdunun saadetinin yanı sıra, dünyevî hayattaki sosyal faydaların üç başlık veya merha­lede ele alınabileceği sonucuna varmışlardır. Bunlar “zarûriyyât, hâciyât ve tahsiniyâttır”.

Zarûriyyât, din ve dünya menfaatlerini ikâme konusunda gerekli olan şeylere denir ki, bunlar bulunmazsa, dünya maslahatları isti­kametinde cereyan edemez; aksine bozukluk, karışıklık ve helak ci­hetinde ilerler. Ahirette ise, kurtuluş ve cennetten uzaklaştırır, apaçık bir hüsrana sebep olur.

Hâciyât ise, topluca mükellefler üzerinden zorluğu, güçlüğü, meşakkati kaldırmaları ve genişlik veya rahatlığı, kolaylığı sağlamaları sebebiyle, kendilerine ihtiyaç duyulan şeyler demektir. Bu konuda şu şart vardır: Söz konusu olan şeyler alelâde muhtemel fesat derecesine ulaşmamalıdır.

Tahsiniyât’a gelince, bunun manası da, “güzel adetlere” uygun (olan şeylere sarılmak) ve tercih kabiliyetine sahip akılların (akl-ı selim’in) kabul etmediği pis veya kötü hallerden koruyucu şeyler demektir. Bütün güzel ahlak (mekârim-i ahlak) tahsiniyât içinde mütalaa edilir.

Sözü edilen her üç konu, ibadetlerde, âdetlerde, muâmelâtta ve cinayetlerde geçerlidir. Mesela, bedeni ve aklı korumak için mutlak olarak yemek, zarûreti; temiz ve helal olan şeyleri yemek hâciyâtı; yeme ve içmede israftan kaçınarak, iktisatlı davranma ise tahsini­yâtı ifade eder[100].

İşte bunlardan zaruretler, İslâm’a göre iyi, aynı zamanda ferdî ve sosyal hayatın beş temelinin korunmasına esas olan bütün faali­yetleri ve diğer tâlî unsurları ihtiva eder. Sözü edilen beş temel ise şunlardır? Din, hayat, akıl, nesil ve mal. Bu beş esası korumak ve sürekliliğini sağlamak, İslâm’ın “tevhîd akidesinden” sonra gelen ilk hedefleri arasında yer alır. Bu kategorideki misaller beş temeli korumayı hedef alan amelleri ve bu amellerle ilgili emirleri ihtiva eder. Mesela, 1-İslam’ın beş şartı ve Allah yoluna davet, 2-İnsan hayatının dokunulmazlığı ve ilgili müeyyideleri; hayatı korumayı, yemeyi içmeyi, giyecek ve barınak edinmeyi, alım-satım gibi ilgili dünyevî fonksiyonları emretmeyi, 3-Alkollü içkilerin ve aklı gideren diğer uyuşturucuları yasaklaması, 4-Geniş manasıyle malın korun­ması ve insanın kendi malını bile tahrip edememesi, başkalarının mülkiyetine saldırıların yasaklanması ve 5-Bu hedefleri müdafaa etmek için mücadele, temel bilgi ve eğitimin elde edilmesi; söz ko­nusu beş esası korumak amacıyle yeterli iktisadî faaliyetlerin (mesela gıda üretiminin) kurumlaştırılması gibi...[101]

Hangi sitem olursa olsun, koyduğu esaslarını korumak için, ko­ruyucu, aynı zamanda esaslarına yönelebilecek tehlikeleri bertaraf etmek için, birtakım emirler, ölçüler, hatta zorlayıcı müeyyideler de tespit eder. Aksi takdirde bu prensiplerin teoriden pratiğe geçmesi idealde kalır. İslam dini de, hakim kılmak istediği esasları devam ettirmek ve korumak için verdiğimiz misaller gibi tavsiye ve emirle­rinin yanı sıra, bu idame ve korumada hem tefrit, hem de ifrata karşı kalkan olan “tasarruf” yani “dengeyi korumak” veya yerine göre “tutumlu olmak” fikri üzerinde ısrarla durmuştur. Yine aynı gaye ile tasarrufun iki aşırı uçları olan “cimrilik” ve “israfı” da yasak­lamıştır.

Bir konunun anlaşılabilmesi her şeyden önce terimlerin iyice anlaşılabilmesi ile doğru orantılıdır. Bunun için biz de araştırmamızın çatısını teşkil eden bu üç terimin yerini tespit ve tarifini yaparak konuya girelim.

İsrafın genel tanımı, “infakta sınırı (haddi) aşmak” şeklinde yapılmaktadır. Diğer bir ifade ile “kemiyette aşırı gitmek” diye de tarif edilir[102]. Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetler bu manadadır: “Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurma ve ekinleri, zeytinleri ve narları -birbirine benzer ve benzemez biçimde- yaratan hep O’dur. Her biri meyve verdiği zaman meyvesinden yi­yiniz; hasat günü hakkını (sadakasını) verin; fakat israf etmeyin. Çünkü O israf edenleri sevmez! “(6/En’âm, 141). “Ve onlar infak ettikleri zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik; bu infakları (harcamaları) ikisi arasında dengeli olur” (25/Fükân, 67). Burada aynı manayı teyit eden “Elini (ellerini) boynuna bağlanmış yapma, tamamen de açma, sonra kınanır, hasret içinde kalırsın” (17/isrâ, 29) ayetlerden biri de budur.

Mal açısından israf ise, “bir şeyin gereğinden  fazla kullanılması (sarf edilmesi)[103] veya “infakta esas olmakla birlikte, insanın yaptığı her eylemde aşırı gitmesi (haddi tecavüz etmesi)” veya Süfyan-ı Sevrî’nin ifadesi ile “Allah’ın razı olmadığı her hangi bir yolda yapılan harcama (sarf) az da olsa israftır”[104] . Kur’an-ı Kerim’de bu manadaki ayetlerden bazıları da şunlardır: “Ey Adem oğulları! her mescide (girişinizde) süslerinizi (güzel elbiselerinizi üzerinize) alınız; yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez” (7/A’râf,31). “Nikah çağına varıncaya kadar öksüzleri deneyin, eğer onlarda bir olgunluk (rüşd) görürseniz, hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin...” (4/Nisâ, 6).

Ahlakçılar israfı, “ne ferdî, ne ictimaî hiç bir hayır ve menfaati olmayan şeylerde servetin telef edilmesidir” diye de tarif ederler[105]. Bu tarifleri ile israfın bir aşırı derecesi “tebzir’i” de aynı mana içine sokmuşlardır. Hâlbuki “tebzîr” in manası, “gerekmeyen yerde (veya lüzumsuz yere) her hangi bir şeyi sarf etmek; israf ise, “bir şeyi gereğinden fazla kullanmak” demektir[106]. Bu yönü ile aralarında fark vardır. Tebzîr’e, Türkçemizde “saçıp-savurma” diyoruz. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de böyle bir harcamayı da yasaklayarak şöyle buyurmaktadır: “Bir de akrabaya yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür”[107].

Kısacası “maddî ve manevî servetini boş yere telef eden, sos­yal durum ve mevkiî ile bağdaşmayan, gelirini giderini bilmeyen, lü­zumsuz masraflara giren her kişiye “müsrif”[108], “harcaması gereken yerde harcamamak “cimrilik”[109], böyle kimselere de “cimri” denir. Her iki durum da İslâm’da olduğu kadar, ma’şerî vicdanlarca da ya­saklanır ve hoş görülmez. Buna mukabil emredilen ve arzulanan “iktisat (:tutumlu olma veya tasarruf) ise “her hususta itidal üzere bulunmak, lüzumundan fazla veya noksan harcamaktan kaçınmaktır”[110]. Yukarıda geçen 25/Fürkân, 67.ayet, tasarrufu en güzel şekilde izah etmektedir. Ayrıca bu özelliği müminin vasıflarından sayarak, bir müslümanın tasarruf konusundaki hareket planını eline vermektedir. Zaten Müslüman Hz. Peygamber’in “işlerin en hayırlısı dengeli (ortası) olanıdır”[111] hadisinin de teşviki ile her işinde aşırılıktan çekinmek zorundadır.

İktisatlı veya tasarruflu olmayı tavsiye eden diğer ayetler de şöyledir: “Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden onlara indirileni (Kur’ân’ı) gereğince uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından yerlerdi (yer altı ve yer üstü kaynaklardan istifade ederek, refah içinde yaşarlardı). Onlardan aşırılığa kaçmayan (iktisatlı ve mu’tedil) bir zümre vardır; fakat onlardan birçoğunun yaptıkları ne kötüdür” [112]. “Sonra Kitab’ı, kul­larımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi kendisine zulmeder,  kimi  orta (yolda)  gider,  kimi  de  Allah’ın  izniyle hayırlarda öne geçendir. İşte büyük fazilet budur”[113].

Günümüzde anlam daralmasına uğramış bulunan israfın beşerî ve maddî kaynak ve imkânları kullanımdaki savurganlığı ifade etmektedir. Bu israfın sınırlarını ve muhtevasını, inanç, örf, âdet, tutum, tercih ve alışkanlıklar belirlemektedir. İsrafı belirleyen kıstas ise dinî, millî ictimaî, ailevi, meslekî temel rollerin yerine getirilebilmesi için, aklen ve bedenen ihtiyaç duyulan şeylerin tatminine yönelik kaynak istihdamı ve harcamalarda din, akıl ve örfün belirlediği sınırın aşılması olarak belirlenmiştir. İslam’a göre salt nefsânî arzuların tatmini için yapılan aşırı tüketim israftır[114]. Bu sebeple fert ve kamu yararı bulunmayan ve temel üretim alanlarında gereksiz, fazla veya az da olsa meşru olmayan salt nefsanî tasarruflar da israftır.

İsraf ve tasarruf terimlerini ayetlerle bu şekilde tanımladıktan sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz beş ana hedeften biri olan “hayatı koruma” açısından “tasarrufu”, diğer bir ifade ile “iktisatlı olmayı” ve bilhassa za­manımızda felaket halini alan “israfı” (savurganlığı) ana hatları ile ele alalım.

Hayatı Korumada Tasarruf:

 İslam’ın insan hayatına ne kadar değer verdiğini anlatmaya bile gerek yoktur. Sebepsiz yere adam öldürmeyi kesinlikle yasaklayan dinimiz, insanın bizzat kendi kendisini bile öldürme hakkı bulunmadığı düsturunu da koyar. Bir insan öldürmenin bütün insanlığı öldürmekle eş değer olduğunu özellikle vurgular[115]. Öldürmenin bir nevi israf olduğunu ve bu geçici hayatın ebedî hayatın tarlası olarak niteleyerek[116], bu tarlanın en verimli şekilde değerlendirilmesini tavsiye eder.

Bu açıdan hayat tasarrufu ve israfının değişik yönleriyle tezahür eden bir kaç konusuna, nakledeceğimiz hadisler ışığından değinelim:

a-Bir insanın hayatında sahip olduğu en değerli varlıklardan ikisi sıhhati ve zamanıdır. Fakat Hz. Peygamber’in de ifade ettiği gibi, insanların çoğu bu iki konuda aldanmışlardır[117]. İşte Hz. Peygamber bu konuya dikkat çekerek “iki günü eşit olan zarar­dadır”[118] vecizesiyle, Müslümanların her anını değerlendirmelerine ve sürekli bir terakki sürecinde yarışabilmeleri için zamanı israf et­memelerine işaret etmişlerdir. Dolayısıyla ferdî planda olsun, sos­yal alanda olsun, planlı bir kalkınma ve ilerleme, maddî alanda olduğu kadar manevî alanda da mesafe kat etme yine zamanın en iyi şekilde değerlendirilmesi ile mümkündür. Şu halde devletin birçok fedakârlıklar yaparak açtığı okullarda veya üniversitemizdeki öğrenci ve öğretim elemanı açısından bu prensibin ne kadar büyük değeri olduğunu, aksine davrananların ise ne kadar vebal altında ol­duklarını takdir edersiniz. Anne ve babaların kendi ihtiyaçlarından kısarak gönderdikleri paralarla, derse girmek yerine sağda solda dolaşarak, pis kahvehaneleri doldurarak, hatta ders saatlerinde kantin bekleyerek zaman öldüren bir üniversite öğrencisi bu açıdan büyük vebal altındadır. Bir ev kadını zamanını en iyi şekilde değerlendirebileceği el sanatları, dikiş-nakış, hatta imkânlar ölçü­sünde, bahçesinde bir şeyler yetiştirerek, aile bütçesine katkıda bu­lunmak yerine, zamanını dedi-kodu veya konken partilerinde öldür­mesi de israftır. Türkiye’nin her yerinde yaygın olan bugünkü kah­vehanelerin pis havasına alışan genç-ihtiyar, köylü-kentli bütün in­sanımızın acımasız zaman israfını önlemek, herkesi kabiliyeti ölçü­lerinde verimli ve üretken alanlara yöneltmek de sanırım her yetki­linin hatta vatandaşın görevleri arasında olmalıdır. Bu hem insan sıhhati hem de ülke ekonomisi için elzemdir.

Vakit israf etmemek, değerini bilerek hareket etmek, ibadet, tâat için olduğu kadar[119], bu ibadetlerin daha kolay ve iç huzuruyla yapılabilmesi için de önemlidir. Nitekim İslam âlimlerinden biri “sıhhatli olduğun zamanların bir kısmını hastalanacağın zaman­larına ayır; hayatından da, ölümün için zaman ayır”[120], yani ömrünü ve sıhhatini öyle kullan ki her anın bir şeylerle değerlensin. Zira bu ömür içinde hastalık var, ölüm var. Hastalık da insanı hem tâat ve ibadetten alıkoyar, hem de dünyevî faaliyetten... Onun için za­manının kıymetini iyi bil, tembihinde bulunmaktadır[121] . Yine onun içindir ki, dünyada bir yabancı gibi veya yolcu gibi olmalıdır (Buharî, rikâk, 3). Kişi âhiret yolculuğunda bulunduğunu idrak etmeli ve her anının kıymetini bilip, daima değerlendirmelidir.

Hz. Peygamber helal rızkı elde etmek için çalışıp çabalamanın her müslümana farz olduğunu[122] açıklamakla kalmamış bizzat ken­disi de çalışıp çabalayarak, yaptıkları birçok duasında tembellikten Allah’a sığınmıştır[123]. Konumuzu, bütün bu sözleri özetleyen “kişinin mâlâyânî’yi terk etmesi İslam’ın güzelliğindendir”[124] ha­disini hatırlatarak, Kanunî Sultan Süleyman’ın meşhur beyti ile biti­relim.

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi.

b-İnsan hayatının zarurî gerekleri olan yeme, içme ve giyinme konularında da iktisatlı olmak, israf ve cimriliğe düşmemek Kur’an’ın olduğu kadar, Hz. Peygamber’in de hadisleri arasındadır. Allah Tealâ bir çok ayette[125] konuya işaret ederken, Hz. Peygamber de aynı konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Nitekim bir hadislerinde şöyle buyururlar: “İsraf etmeden ve kibirlilik yapmadan yiyiniz, içiniz, giyininiz ve başkalarına yardım ediniz!”[126]. İbn Abbas da bu hadisin tefsiri sadedinde “meşru olan istediğin şeyi ye, istediğini giy! Fakat iki şey seni hataya düşürmesin. Bunlar kibir ve israftır”[127] .

Konunun istatistiklerini iktisatçılara bırakarak, şu kadarını söyleyelim: Bu gün sadece Türkiye’de israf edilen yiyeceklerle, belki bir Müslüman Afrika ülkesini açlık felaketinden kurtarmak mümkündür.

İktisatçılar, zorunlu tüketim maddelerini üretim yerine, lüks mamul ve hizmetlerin üretimde kullanılması, temel maddelerin arzını azaltacağından fiyatlarının artmasına sebep olur. Bu da gelir dağılımının, gelir seviyesi düşük olanlar aleyhine bozulmasına sebep olur. Lüks tüketime yönelik ihtiras, tahrik, pazarlama ve reklam kampanyaları fertlerin geleceğini yemeğe yöneltir. Bu zihniyet toplumda sosyal dengeleri bozar, savurganlık kısa sürede hazırcılığa ve köşe dönmeciliğe götürebilir. “Ayrıca lüks tüketim dışa bağımlı bir ekonomide ithalât artışına, döviz kaybına, dış ticaret ve ödemeler dengesinin açık vermesine, dış borçlanmaya, devalüasyona, yerli üretimin sıkıntıya düşmesine ve enflasyonist baskılara yol açar”.[128]

İnsan hayatı için önemli olan ihtiyaçlardan ikinci grubu giyinme ve mesken teşkil eder. Haliyle elbise ve meskeni de israfa kaçma­dan, kibir vesilesi yapmadan kullanmak gerekir. Zaten dinimizde ki­birlenmek maksadıyla yapılan her şey yasaktır ve böyle bir kibir ahlâken de kınanır. Dolayısıyla “başkalarına karşı böbürlenmek, cebâbire tavrı takınmak maksadıyla oldukça pahalı ve lüks elbiseler giymek, ihtiyaç fazlası yüksek binalar yapmanın mekruh olduğu söylenmiştir[129]. Fakat temiz ve yeni elbise giymenin mutlaka kibir vesilesi olduğu da söylenemez. Ancak kibre ve başkalarına karşı üstünlük duygusuna sebep olduğunda israf olur.

Yeri gelmişken şu konuya değinelim: Toplumumuzda yerleşmiş bir kanaat vardır. Bu kanaat Müslüman’ın daha basit ve pejmürde, fakat temiz kıyafet giymesi gerektiği istikametindedir. Her nedense bir Müslüman’ın güzel elbise giymesi hoş karşılanmaz. Bu ifrat ve tefritin ortasını (tasarruf yolunu) herhalde Gazalî en güzel şekilde bulmuş ve bunu şöyle açıklamıştır: “Her işte Hz. Peygamber’i nu­mune-i imtisal etmek lazımdır. Ebu Seleme, Ebu Saîd el-Hudrî’ye “şu insanların icat ettikleri elbise, yemek-içmek ve binitlere ne dersin?” diye sordu. Ebu Saîd “yeğenim, Allah için ye, iç ve giy. Şayet bunlara ucub, böbürlenme, riya ve israf  karışırsa, işte günah olan budur”[130] diye cevap verdi. Bu hadisi nakleden Gazzalî bir başka yerde, kibre vesile olma ihtimali olan güzel elbise hakkında şu açıklamayı yapar. “Bilmiş ol ki, iyi elbise, herkes için her hâlü kârda bir kibir vesilesi olmak durumunda değildir. Hz. Peygamber’in işaret etmek istediği ve Sabit b. Kays’ın “ben iyi elbiseyi severim, bunda kibir var mı?” diye sorduğunda, onda kibir olmadığını ve te­miz kılık ve kıyafeti sevdiğini anlayarak “bunda kibir yok” dediği budur. Bundan dolayı iyi veya yeni elbisede her zaman kibir var denilemez...”[131] .

c-İnsan hayatını yakından ilgilendiren üçüncü bir husus, insanın devamlı iç içe bulunduğu “çevresidir”. Bu çevrenin insan psikolojisi ve sıhhati üzerindeki etkisinin ne kadar büyük olduğu açıktır. Bunun için çevreyi de en iyi şekilde kullanıp, israf etmemek, bilhassa gü­nümüz insanı için gereklilikten, zorunluluk derecesine ulaşmıştır. Bu İslam’ın da bir emridir.

Bu konuda ilk akla gelen temizliktir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber temizliği imanın yarısı olarak nitelemiştir[132]. Bundan dolayı hem ferdî, hem de sosyal hayatta her türlü pislik ve kirletmeyi israf kabul edebiliriz. Temizlik konusu başlı başına bir konu olduğu için, bu konuyu bu kadar hatırlatmakla yetiniyoruz.

Buna karşılık, günümüzde felaket sınırına varan çevre kirliliğini yakından ilgilendiren, yeşillik, ağaç dikme ve ziraatla ilgili bir kaç hadisi nakledelim. Hz. Peygamber “elinde fidan olduğu halde kıyamet kopsa bile, o fidanı dik”[133] buyurmuşlardır. İnsan hayatında o kadar önemi olan ağacın, hava kirliliği açısından da ne kadar bü­yük ihtiyaç olduğu bu gün şüphe götürmez bir gerçek olmuştur. Bu sebeple Hz. Peygamber’in şu hadislerini de zikredelim: “Kim bir sedir ağacını keserse, Allah o kişinin kafasını (kendisini) cehen­neme sokar”, “Harem-i şerifin sedir ağacını kesene Allah cehen­nemde bir bina hazırlar”[134]. Söz konusu hadislerin Mekke ve Medine’nin ağaçlarına mahsus olduğu söylenmişse de, bazı âlimler bu tehditlerin diğer bölgelerin ağaçlarını kesenlere de şamil olduğunu belirtmişlerdir[135] ve gereksiz yere yaş ağacı kesmenin ya­sak olduğunu söylemişlerdir. (Burada Fatih Sultan Mehmet’in, or­manlarından yaş ağaç kesen hakkındaki sözlerinin hatırlanacağını umarız.)

Bundan başka Hz. Peygamber’in her hangi bir ağaç dikenin veya bir şeyler ekenin, diktiği ağacından veya ektiği üründen, ister insan­lar yesin, ister diğer canlılar yesin, diken kişi için mağfiret vesilesi olduğuna dair birçok hadisi vardır[136]. Bu hadislerin tavsiyesi isti­kametinde hareket eden sahabenin de aynı konuda birçok menkıbesi vardır[137]. Yine Hz. Peygamber, “hurmanın ve ağacın sa­hipleri için olduğu gibi, ondan sonraki gelecek nesiller için de bere­ket olduğunu”[138]  söyleyerek, toprağı “rızkınızı yerin derinliklerinde arayın”[139] buyurarak üstü ve altı ile değerlendirmemizi emretmek­tedir.[140]

ÇEVRE BİLİNCİ VE ÇEVRE İSRAFI

Bilinç, insan -varlık ilişkisi açısından çok yönlü entelektüel insanî bir melekedir. Bilinçliliğin sadece dindarlık-çevre duyarlılığı/duyarsızlığı çerçevesinde sorgulamasını yapmak gerekir. Ülkemiz dindarlık anlayış ve zihniyeti ile din algılamasında çevre duyarsızlığının genel olarak mahiyeti, sebepleri ve sonuçlarına ilişkin tespitlerimiz ile yaşanan çevre kirliliklerine ilişkin çözüm önerilerimiz mezkûr sorgulamamızın mihverini oluşturmalıdır. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, kendini “dindar kimliği” ile tanımlayanların, “Allah-kul arası ilişkilerindeki hak-hukuk” hassasiyetinin, “kul-muhit” (birey-çevre) tasarruflarında yozlaşmaya varan aşınmasının mahiyetini bilmek gerekir. Sözgelimi; bir ayazma veya türbe başındaki asırların hatıralarını taşıyan, kağıt veya bez parçalarıyla sembolize edilmiş kiminin dileğini, kiminin özlemini, kiminin sitayişini, acılarını, kederlerini taşımakta iken, tabiî yıpranma ve çöküşü yaşamış, insanların tabiî olmayan desteği ile zorla ayakta tutulmaya çalışılan kuru bir çınar ağacına “günah” duygusu ve akademik olarak “batıl” kabul edilen bir inançla kutsallık atfeden bir dindarlık anlayışı, nasıl oldu da, şahsî ve süflî hırsla, çıkar uğruna orman yakabilme vahşetine gerileyebilmiştir?

(Müslüman) insan, fıtratın ölçülü ve dengeli (mizan ile) yaratılmış olduğunu Kur’an’da okuyup anlarken[141], nasıl fıtrata müdahale edip, bu dengeyi bozma cür’etinde bulunmuştur?[142] Yine “Halife” sıfatıyla yaratılan insan[143], evreni “imar” ile memur[144], her şey kendi emrine musahhar kılınmışken,[145] bütün mahlûkata adalet prensibine göre davranmakla mükellef iken[146] nasıl oldu da, çevre konusunda “zalim ve müsrif” olabilmiştir?[147] İşte biz bu tür problemleri öncelikle zihniyet açısından sorgulamanın gerekliliğine inanıyoruz. Zihniyetteki bu aşınma veya yabancılaşmanın tedavisi, insanın çevre bilinci ile birlikte sorumluluğunu de yeniden ihya etmesine sebep olacaktır.

“Tüketime” dayanan ve sadece “üretim ve verimliliği” temel değer alan pozitivist, materyalist ve modernist düşünce yapısına dayanan medeniyet algılamasını, çevre açısından da önemli olan “inanç, duygu, ahlak ve estetik boyutu, aile yapısı, kültürel ve sosyal bünyenin gücü gibi unsurları da dikkate alarak, hayatı dünyadan ahirete uzanan bütüncül bir süreç olarak değerlendirmek”[148] noktasında, fıtratından sapmıştır. “İçtimaî vazifelerimiz (haliyle çevre ile ilgili olanlar da), dinimizin esasında mevcuttur. Bu sebeple dinî vazifelerimizi vicdanımızın arzusu ile yerine getirirken farkında olmadan içtimaî vazifelerimizi de ifâ etmekte idik. Fakat selamet ve kurtuluşu maddiyatta arayarak dini ve maneviyâtı ihmâl etmeye başladığımızdan beri, bu imkânı kaybettik. Varlığından bile habersiz olduğumuz sosyal vazifeler de öylece yapılmadan geri kaldı”.[149] Çevre konusundaki görevlerimiz de bu vazifeler içinde kayboldu gitti.  İşte bu zihniyeti yeniden ıslah ve inşâ etmek zaruridir. İnsanın mal ve servete olan fıtrî meyli[150] kapitalist anlayışa uyarak körüklenmek yerine çevre açısından da kontrol altına alınmalıdır. Artık “Nefsi tatmin yerine, ona hâkim olmak” düşüncesi çevre açısından da temel eğitimde yerini almalıdır.

Diğer açıdan mevcut zihniyet, kâinattaki her varlığın var oluşunda pek çok hikmetlerin bulunduğu bilinci ve sorumluluk fikrinden yoksun bulunmaktadır. Bilimdeki varlık teorisi ve varlık felsefesindeki değerlendirmeler, sınıflamalar, fonksiyonlar, yapısal izahlar ve ilmî faaliyetlere ilaveten, günümüz müslümanının, hatta bütün insanlığın canlı-cansız bütün varlığın, Allah’ın uluhiyyetinin bir delili olduğu,[151] her varlığın kendi lisan-ı hâliyle Allah’ı tesbih[152] ve secde[153] ettiği gerçeğinin insan zihninin idrakine sunulmasına, bu düşünceyi derunileştirmesine her zamankinden çok ihtiyaç vardır. İnsanların, hayvanların; kısacası canlıların bir ruhunun olduğu gibi bütün mevcudatın “kutsal bir ruhunun (mukaddes)” bulunduğu bilinci, çevre bilincinin özünde bulunması gerekir. Yani Kur’an diliyle “Gökler ve yer, ikisi arasında bulunan her şey sırf bir oyun ve eğlence olsun için yaratılmamıştır”, her varlığın derûnî bir hakikati vardır.[154]

Söz gelimi ağacın pek çok faydasından bahseden “Kur’an-ı Kerim, kendi üslubuyla ağacı, kutsal olanı ve yaratılmış olanın kutsalla ilişkisini ifade etmek üzere, sembolik bir figür, ilahî değerler sisteminin remizli bir anlatım unsuru olarak da kullanır. Dolayısıyla Kur’an’da ağaç figürü kutsal olanla insanın ilişkisini düzenleyen değerler sisteminin derûnî ve bir o kadar da göz alıcı anlatımını”[155] yapar. Hz. Peygamber de bu metafizik düşünceyi yine manevî değerlerle perçinler: “Sizden biriniz bir ağaç dikerse, o ağaç meyve verip (insan ve hayvanlar o meyvelerden yedikçe) sevabı dikene yazılır”[156] demiştir. Aynı hadisin diğer lafzı şu şekildedir: “Her hangi bir Müslüman bir ağaç diker veya ekin eker de, ondan kuş, insan veya hayvan yerse, kesinlikle o yenen şey o kimse için sadaka olur.”[157] Bunun için de “Elinizde bir ağaç fidanı var da, kıyamet kopmaya başladıysa, şayet onu dikecek bir zaman bulabiliyorsanız, onu mutlaka yine de dikin” buyurmuştur.[158]

Fakat günümüzde “doğayı yağmalayan, çevreyi kirleten ve sömüren faktörler arasında kapitalizme dayalı hayat felsefesinin etkileri ile batının sömürgecilik faaliyetleri ilk sırada yer almaktadır. Zira bu düşünce sistemi, doğal kaynakların vahşice sömürülmesine dayanmaktadır”[159] görüşüne katılmamak elde değildir. Hâlbuki semavî dinlerde ve Doğu dinlerinde dinî öğretiler ve bu öğretilerin oluşturduğu gelenek ve değer yargıları çevre ahlakına özel bir önem verir. Genelde dinlerde merkezde insan olmasına karşılık, tabiat, onun arkasından ikinci derecede merkezde yer alır. Hatta bazı dinlerde hulul ve benzeri inançlar sebebiyle birinciliği kutsalla birlikte paylaştığı da olmuştur. Çevre ile bu kadar sıkı olan inanç yapılarına rağmen, özellikle bugün Doğu Asya’da hızlı sanayileşmenin ve komünizmin yayılmasıyla son 50 yılda geleneksel değerlerin kaybolması başta olmak üzere, bir çok tesir ormansızlaştırmaya, çevre kirlenmesine ve çevre tahribatına sebep olmuştur; üstelik bu facia yaygın şekilde görülmektedir.[160] Bu tahribat, çevre ahlakıyla birlikte, genel ahlak, âdet ve manevî değerleri de tahrip ederek, içtimaî yapıyı ciddî şekilde sarsmaktadır.  Dolayısıyla çevrenin tahribi, dinî ve genel olarak manevî tahribatla bu düşünce bazında da ciddî bir bağlantı olduğu görülmektedir. Bu açıdan bugün bilimin geldiği noktada, kutsal değerleri tahrip etmesinden dolayı uygulaması tartışmalı ve hatta tehlikeli bir hal almıştır. Bunun nedenlerinden biri de, dinî yaşantının aşırı derecede özel hayata tahsis edilme ve sadece vicdanlara mahkûm, ibadethanelere hapsedilerek dünya hayatı, dolayısıyla da çevre üzerindeki etkisinin de inkâr edilmesi çabalarıdır. [161] Bu gerçeği idrak eden Uluslararası bazı bilimsel ve siyasî kuruluşlar, dindarlarla çevreciler arasındaki mevcut mesafeli duruşa rağmen çevre, su kıtlığı, yeşilin azalması, iklim değişikliği, sefalet derecesine varan yoksullaşma gibi tehlikeler sebebiyle bu iki kitleyi birlikte hareket etmeye zorlamıştır. “Dinî ve çevreci guruplar birlikte toplantılar yapmışlar söz konusu problemleri tartışmışlardır. 1986 yılında İtalya’da yapılan toplantıyı, İklim Değişikliği Programı (1988), Küresel Ruhanî ve Siyaset Forumu (1990, 92, 93), Dünya Dinler Parlamentosu (1993–99), Din ve Çevre Zirvesi (1995), Havyard Dünya Dinleri ve Ekoloji Konferansları (1996–98), Din, Bilim ve Çevre Konferansları (1994, 97, 99, 2002), Binyıl Dünya Dini Ruhanî Liderler Barış Zirvesi (Ağustos, 2000), Yaşayan Bir Gezegen için Kutsal Hediyeler Konferansı (Nepal, 2000), Uluslararası Din, Kültür ve Çevre (Tahran, Haziran, 2001) gibi bilimsel toplantılar izlemiştir”.[162] Bu tarihten sonra da pek çok konferans ve toplantı düzenlenerek çevreyi koruma adına yapılacaklar tartışılmaktadır. Bu minvalde, AB ve ABD’de çevreyi koruma amaçlı araştırma projelerine önemli kaynaklar ayrılmakta, bu projeler dinî çevrelere de açılmaktadır.

“İnsanın çevre ile ilişkilerinin düzenlenmesinde kendi fıtratı ve ruhi özellikleri yanında içinde bulunduğu sosyo-ekonomik yapı ile inançlarının ve değer hükümlerinin de önemli rolü vardır. Dolayısıyla halkın inanç ve değer hükümlerini göz ardı etmek ve kaplumbağa, balina ve ağaçlara insandan daha fazla önem vermek suretiyle çevre sorunlarını çözmeye çalışmak başarılı ve gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır” görüşünde olanlar da vardır. Bu açıdan çevreyi insana ve onun temel değerlerine bağlı olarak yorumlamak, insanın ve çevrenin varoluş kanunlarına dönmek gerekir.”[163] Belki burada sınırların arasını keskin hatlarla ayırmak yerine insan ile evren arasındaki ilişkiyi “insanın küçük âlem, evrenin de büyük âlem” olduğu tasavvufî bakış açısını temele alıp, ona göre dengelemek daha isabetli olacaktır. Bunun için de öncelikle insan kendini tanımalıdır ki, Rabbini tanıyabilsin, ondan sonra da “yaratılanı sevebilsin Yaratan’dan ötürü”.

İnsanın çevreyi tahrip zaafiyetini ve heva ve heveslerinin tabiatta nasıl sonuçlara sebep olacağını bilen İslam, Mekke ve Medine bölgesini “yasak bölge; bugünün ifadesiyle “ilahî sit alanı” ilan etmiştir. Böylece “harem bölgesinin”; ağaçlarının kesilmesini, otlarının yolunmasını, kuş ve diğer av hayvanlarının avlanmasını[164] ve orada kan dökülmesini de yasaklayarak emniyet ve güvenliğin olduğu, mümkün olabildiğince ilahî müeyyidelerle korunmuş yeşil bir çevre olmasını temine çalışmıştır.[165] Günümüz koruma ve sit alanlarının ilk örneğini oluşturan Harameyn bölgesinin özelliği ve hac merkezi olması böyle bir tedbiri gerekli kılmıştır. Biz konumuz açısından bu sit alan uygulamasının diğer önemli merkezler ve bölgelere de yaygınlaştırılarak yeryüzünün tamamında, barış ve esenlik içinde yaşanan manevî destekli çevreci anlayışın yaygınlaşabileceğini ümit ediyoruz.

Dünyayı imar etmek ve tasarrufta bulunmak için yaratılan insanın, bütün tasarruflarında aşırı gitmeden; savurganlık ve cimrilik yapmadan[166] hareket etmesi var olabilmesinin ve sürdürülebilecek mutlu bir hayatın temel esasıdır. Bu çerçevede sorumluluk bilinci, Allah’a karşı kul bilinciyle (takva) birlikte değerlendirilmelidir. Benmerkezli bir anlayışla, sürekli zevk peşinde koşan, zevk peşinde koştuğu oranda yalnızlığı yaşayan insanın (Kaliforniya sendromu) mutluluğu inadına tüketimde araması[167] sağlıksız ruh halini gösterdiği kadar, toplum ve çevre açısından da tehlike sinyalleri vermektedir.  Bu açıdan Müslüman zihniyetine, Allah’a, kendisine, ailesine, topluma; bu arada tabiî çevreye karşı da yine manevî özellikli bir sorumlulukla davranması gerektiği fikrini yerleştirmek gerekir. Hz. Peygamber’in “hepiniz çobansınız, emriniz altındakilerden sorumlusunuz…”[168] hadisi, her ne kadar insanlara karşı sorumluluğu ifade ediyor olsa da, bu mesajı, Allah’ın bize lütfettiği çevre ve içindekiler için de söz konusu olduğunu ifade ile aynı sorumluluk bilincine dahil etmek gerekir. Böylece insanın bu dünyadaki eylem, söz ve davranışlarından olduğu kadar, tasarrufunu yaptığı malın,[169] mahiyet olarak mal içinde çevrenin de hesabını kıyamette vereceği bilgisi ve şuuru zihinlere nakşedilmelidir.

 “Harama götüren şey de haramdır”, genel kaidesine göre, çevre tahribatı ve kirliliği, bütün canlılarla birlikte, insan sağlık ve hayatını tehlikeye sokmaktadır. Bu açıdan da insanımızın zihniyetine, çevre tahribatının “günah” olduğu fikrini yeniden yerleştirmek gerekir. Bu istidlâlde, zorlama söz konusu değildir.  Stres ve buhran, bunlara bağlı olarak kalp ve tansiyon hastalıklarında çevre kirliliğinin etkisi bilinmektedir. Radyasyon, nükleer atıklar ve kimyasalların, geri dönüşümü olmayan diğer atık ve salınımların ise nesiller boyu devam eden hastalıkların etkeni olduğunu bilmeyen kalmamıştır. Üstelik bu zararlar sınırlı, bölgesel veya kişiye mahsus da değildir; evrenseldir, uzun sürelidir, hatta para ve servetlerle bile geriye döndürülmesi mümkün olmayan, bütün dünyanın sonunu hazırlayacak niteliktedir. Öyleyse bu kadar sorumluluğu olan insanın, bunca zikreden, tesbih eden, Allah’ın mahlûkatını telef etmesinin dinî vebalinin olduğunu söylemek ve idraklere bu düşünceyi sunmak dinî bir görev addedilmelidir.

İslam’ın temel hedefleri canı, nesli, aklı, malı ve ırzı korumaktır. Çevre tahribatında “zarurat-ı diniye”nin hepsini de yakından ilgilendiren sakıncalar ve yasaklar söz konusudur. İhtiyaç fazlası kullanılan her kâğıdın, gösteriş için kullanılan her eşyanın, sonradan atmak için çaba sarf edilen her enerji fazlasının, alternatifi varken geliştirilmediğinden veya istenmediğinden –meselâ estetik veya güzel değildir diye- kesilen, yok edilen her bitki veya işret veya süflî zevk için hayatına son verilen eşyânın dinî sorumluluğunun da olduğu unutulmuş görünmektedir. Sadece zevk için hayvan öldürmenin de dinen yasak olduğu[170] hassasiyeti, zihniyette her nedense insan öldürmekteki hassasiyetten daha dûn durumda kalmıştır. Hâlbuki Allah katında selamet bulmak isteyen herkesin, başka canlılara zarar vermemek zorunda olduğu[171] esası da dinî bir değerdir. Yine komşuluk ilişkilerinde “gürültü kirliliğinin” de hak ve sorumluluklar cümlesinden olduğu[172] her nedense belleklerden silinme noktasına gelmiştir. İnsanımızın zihni bu konularda da uyandırılmalıdır.

Dinî hayatın ve tecrübenin gönül huzuru ve rahatlıkla yerine getirebileceği bir çevre müslümana dinini yaşama imkân verir. Bu açıdan beşerî ihtiyaçlarını sağlama kadar, dinî ihtiyaçlarının giderilmesi için de sağlıklı bir çevreye de ihtiyaç olduğu göz ardı edilmemelidir. Siyasî alan için de çevre önemlidir. “Zira insan topluluklarını bir millet haline getiren, millî değerleri ve ananeleridir. Başka bir milletin tahakkümü altına düşen bir millet arazisini değil, bu manevî değerlerini kaybettiği için istikbalinden mahrum kalmıştır. Üzerinde yaşadığı toprağı çoğu zaman terke mecbur olmadığı ve belki de ondan daha fazla istifade ettiği halde esirdir; çünkü millî değerlerini kaybetmiştir.”[173] Dolayısıyla toprağı “manevî vatan” yapan değerlerdir. Manevî vatanı da kutsallaştıran çevre değerleri olmalıdır ki, dinî değerler hayata geçebilsin. “Dünya hayatını, ebedî ve değişmez vatana giden bir köprü olarak”[174] anlamak, bu çerçevede, dünya hayatının, ahiret hayatının bir mezrası olduğu gerçeğini idraklerden uzak tutmamak da gerekir. Üstelik her canlının “vatan”da, yani toprak, su ve havada hakkı vardır; bunlar müşterek hak bulunan emval türündendir.[175]

Dinî metinler ve öğretilerin anlaşılması ve tebliği de, günümüzün çevre ile ilgili içinden çıkılmaz hâle gelen meselelerinin çözümünde aktif ve inşaî konumunu kaybetme noktasındadır. Bizce bunun pek çok sebebi vardır. Hâlbuki âyet ve hadisler maddi ve manevî anlamdaki dünyadaki bozulmaların; insan eliyle, onun ihtiras ve zaafiyetlerinden, ölçüsüz istek ve arzularından, dengesiz tasarruflarından vukua gelebileceğine dair pek çok uyarı yapılmıştır.[176] Çağın ihtiyaçlarını göremeyen âlimler, dinin; ahlak, bilim, sanat, siyaset, dünya görüşü, sosyal hayat ikili, ilişkiler… elhâsıl bütün alanlardaki belirleyici rolünü koruyucu açılımlar getiremediklerinden, modernite kendi fikir dünyası ve müesseseleriyle boşluğu doldurmakta gecikmemiştir. Bu açıdan her konudaki ayet ve hadislerde olduğu gibi,  çevre konusundaki âyet ve hadisleri de önce klâsik yorum yöntemleri ile değerlendirmek; bu yorumlara ilâveten, çağı yakalayabilen, yaşanan problemlere ilişkin birebir çözüm önerileri sunabilen yorum veya açılımlar getirilmelidir. Bu sayede modern insanın, zamanından kopmadan çevre görüşünü ve buna göre de davranışlarını belirleyeceği bir inanç veya zihniyet yapısına sahip olmasının temini mümkün olabilecektir.

Anlatmak istediğimizi birkaç örnekle açıklamaya çalışalım: Hz. Peygamber bir hadislerinde “Durgun sulara bevl etmeyin; sonra sizden biri o suyun içinde yıkanabilir” buyurmuşlardır.[177] Bu hadis klasik hadis ve fıkıh kitaplarında temizlik veya abdest ile ilgili bölümlerde yer almıştır. Hadisin yorum ve istidlal çerçevesi, suların abdest için ne derece elverişli olup olmadığı veya abdeste mani olan necaset miktarı, şekli, suyun vasfı ve durumu, ölçüsü, akıp akmadığı gibi ibadet eksenli kalmıştır. Artık günümüzde, tarihteki insanının ihtiyaç duyduğu mahiyette kalmamalı; bu açıklamalar daha sınırlı tutulup, bu tür hadislerden suların genel olarak kirletilmesinin dinen yasaklığı hükümleri de çıkarılmalıdır. Bu çerçevede, durgun sulara olduğu kadar, akarsulara da atık ve kanalizasyon sularının salınmamasının, baraj, göl, deniz hatta okyanuslara necis sayılan, günümüz tabiri ile “kirleten” her türlü organik, inorganik; nükleer, kimyasal ve diğer maddelerin dökülmesi, salınması veya depolanmasının aynı Peygamberî yasak içinde değerlendirilmesinin gerektiği belirtilmelidir. Böylece Peygamberî mesajın tarihselliğinin yanı sıra evrenselliğine de vurgu yapılarak, bütün insanlık için çevre adına bir ümit olduğu vurgulanmalıdır.

Teyemmümde şart olan “temiz toprak”[178] vurgusu da yine, sadece ibadet merkezli anlaşılmamalıdır. Su bulunmaması veya kullanma imkânının olmaması durumunda son çare olarak kullanılacak hükmî temizlik maddesi olan toprak da kirletilir ve teyemmüm bile yapılamayacak olursa, insanlık ne yapar? düşüncesi ile birlikte değerlendirmek;  “Et bozulursa tuz çare; tuz bozulursa ne çare?” hikmeti zihinlere ve dikkatlere arz etmek isabetli olur kanaatindeyiz. Bu çerçevede bugün Avrupa’nın zehir, ilaç ve kimyasal maddelerle kirlettiği toprak, su ve havasını temizlemek için ciddî masraflar sarf ettiğini de göz ardı etmemelidir.

Hz. Peygamber’in diğer bir hadisini de bu çerçevede misal olarak değerlendirelim: Bir hadisinde bazı emirleriyle birlikte özellikle geceleyin “yemek kaplarının örtülmesini, su kırbalarının ağzının bağlanmasını” da emretmişlerdir.[179] Hadis, fıkıh ve hadis kitabiyâtında lafzî yorumlanarak, manevî müeyyideler açısından değerlendirilmiştir. Hâlbuki bu hadisler de, su ve gıda maddelerini her türlü dış tesire karşı korumak ve kirletilmemesi için gerekli tedbirleri almak şeklinde anlaşılabilirdi. Bu çerçevede mesajı, evdeki yiyecek ve içeceklerin saklanması, tüketim aşamasına kadar geçecek sürede gerekli iklimlendirme şartlarının sağlanması şeklinde anlamak da mümkündür. Aynı şekilde, su kaynakları ve havzalarını yapılaşma ve diğer atıklarla kirletmemek, su güzergâhlarını sağlıklı tutmak, evlere intikalini sağlayan tesisatın, depoların ve diğer su araç ve gereçlerinin hıfzıssıhhaya uygun olması, gerekli arıtma ve dezenfektenin sağlanması gibi her türlü hijyen ve koruma şartlarının hazırlanması diye anlaşılsa, sanırım hadisin ruhuna daha uygun olacaktır.

Konu hakkında pek çok örnek uygulama yapılabilir. Ancak nasların yorumunda çevre unsurunu da dikkate almak, bu açıdan da günümüze mesajını sunmak açısından bu örnekleri dikkatlere sunmakla yetiniyoruz.

Netice olarak insan ile çevre arasındaki sıcak ve samimi dostluk, karşılıklı hakkaniyete dayalı denge bozulur, tasarruf arsız tüketime, tüketim tahribe dönüşürse, sonuçta birlikte yok oluş veya bitiş kaçınılmaz olur. Bu acı âkıbet ilmî veriler ile de artık muhayyel veya mevhum tehlike olmaktan çıkmıştır. Bunun için, çevrecilik fikri gerçekten insanlığın, özellikle müslümanların zihniyetine yerleştirilmek isteniyorsa, bunun yolu, çevrecilik hassasiyetinin de manevî değerlerden olduğunu insanımıza anlatmak, öğretmek ve onları eğitmekten geçmektedir. Kanaatimizce, bu noktada yapılacak ilk zihniyet değişikliği, günümüzün temel değerleri haline gelen üretim, katma değere katkı ve verimlilik üçgenini; manevî ve vicdanî sorumluluk bilinci, dünya ahiret dengesi ve ebedî hayat inancı ile daireye dönüştürmek, ferdî çıkar ve maddî olan değerleri mutlaka manevî değerlerle de mezc ederek post modern anlayışa alternatif bir medeniyeti inşa etmektir.[180]

 

*: Uluslararası 2. Helal ve Sağlıklı Gıda Kongresinde sunulmuştur (7-10 Kasım 2013, Konya).

 

 



[1] Bakara, 29,

[2] 22/Hac, 65; 31/Lukman, 20.

[3] 14/İbrahim, 33.

[4] 16/Nahl, 13.

[5] 14/İbrahim, 32.

[6] 14/İbrahim, 28.

[7] 23/Mü’minûn, 18-22.

[8] Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Helal Gıda İstihale ve Tegayyür, Yeni Ümit Dergisi, Sayı, 87, 2010/1, s. 28,

[9] Elmalılı, III. 1574.

[10] Cürcânî, Ta’rifât, s. 92, Beyrut, 1408/1988.

[11] Ebu’l-Bekâ, el-Külliyât, s. 400.Beyrut, 1413/1993.

[12] Külliyat, s. 404-405.

[13] 39/A’râf, 157.

[14] Tirmizî, Et’ıme, 60.

[15] En’âm, 145.

[16] 5/Maide, 87-88.

[17] Nisa, 160; En’âm, 6/146.

[18] 16/Nahl, 114-118.

[19] 5/Maide, 4 ve 5. Her iki ayette de tayyibâtın helal kılındığı belirtilmektedir.

[20] 5/A’râf, 157.

[21] Elmalılı, III. 2075-2076.

[22] 6/En’am, 145.

[23] Razî, Tefsir-i Kebir, XIII. 223. Diğer delil ve tartışmalar için bkz. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, VII. 327- 338, İstanbul, tarihsiz.

[24] Buharî Menakıbu’l-Ensâr, 26; Tirmizî, Büyû’, 50 (1281).

[25] Buharî, Menakıbü’l-Ensar, 26.

[26] 5/Maide, 4.

[27] Elmalılı, III. 1573.

[28] Elmalılı, III. 1549-1550.

[29] 46/Ahkâf, 20.

[30] Muvatta’, Sıfatü’n-Nebî, 36 (II. 935).

[31] Muvatta’, Sıfatü’n-Nebî, 36 (II. 936).

[32] Buhari, İman, 39, (I. 19); Buhari, Büyu, 2, (III. 4); Müslim, Müsakât, 107, (II. 1219); Müslim, Müsakât, 108, (II. 1221).

[33] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 173.

[34] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 174.

[35] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 174.

[36] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 175.

[37] Cüveyni, II, 1199.

[38] Buhari, İman, 39.

[39] Buhari, Buyu, 3; Tirmizi, Kıyamet, 60.

[40] Müslim, Bir, 14; Tirmizi, Zühd, 52.

[41] Tirmizi, Kıyamet, 19; İbn Mace, Zühd, 24.

[42] Buhari, Buyu, 4; Müslim, Zekat, 164.

[43] Serahsi, el-Mebsut, XII, 179-180.

[44] Taceddin es-Sübki, I, 111.

[45] Buhari, Salat, 31; Müslim, Mesacid, 89.

[46] APAYDIN, H. Yunus, DİA,“İhtiyat” md., XXI, 577-579.

[47] Safa Bolat, Şüpheli Şeylerden Kaçınma Hadisi, Y.Lisans Semineri, s.32-39, SDÜ. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2012.

[48] Âl-i İmran, 93.

[49] Müminûn, 51.

[50] 2/Bakara, 172

[51] Müslim, Zekat, 65, hadis no: 2346; Tirmizî, Tefsir, Bakara Suresi, 37.

[52] Mübârekfurî, Ebu Ali Abdurrahman b. Abdürrahım, Tuhfetü’l-Ahvezî Şerhu Camiu’t-Tirmizî, I. 2200-2201, Beytü Efkâri’d-Düveliyye, Tarihsiz.

[53] Müslim, Taharet, 1.

[54] Bakara, 2/168.

[55] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, X. 521. Teberânî, M. Es-Sağır’de rivayet etmiştir. Senedinde mechûl raviler vardır.

[56] Ahmed b. Hanbel uzun bir hadis içinde sika ravilerle rivayet etmiştir. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, X. 528. Aynı anlamı destekleyen Teberânî’nin Evsat’ındaki şu hadis de bir ravisi hariç sika senedle rivayet edimiştir: “Mü’min hurmaya benzer, sadece tayyib yer ve sadece tayyib bırakır”. Aynı yer.

[57] Hadisi Teberânî,Evsatında, İbn Amr’dan rivayet etmiştir. Hadisin ilk kısmı farklı veya benzer lafızlarla pek çok tarıkla rivayet edilmiştir. Bkz. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I. 459-460, Kahire, ts.

[58] Faruk Beşer, Helal Gıdanın Önemi, Gıda Raporu Web Sitesi, 14.12.2011.

[59] Buharî. Humus, 7; Tirmizî, Zühd, 41 (2375).

[60] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, X. 524, Dâru’l-Fikr, 1414/1994. Hadisi Ebû Ya’lâ, Bezzâr ve Teberânî Evsat’ın da rivayet etmişlerdir.

[61] Aynı yer. Teberânî’nin bu rivayetleri sened açısından bazı tenkitlere medar olmuştur.

[62] Buharî, Ahkâm, 9).

[63] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, X. 522. Bezzar rivayet etmiş olup, bir ravisi zayıftır.

[64] Aynı yer. Müdellis bir ravi hariç diğerleri sikadır. Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.

[65] Aynı yer. Teberânî, Evsat’ında riöayet etmiştir. Ravilerden Süleyman Davud el-Yemâmî zayıftır.

[66] Aynı yer.Bezzar rivayet etmiştir.

[67] Aynı yer. Teberanî rivayet etmiş olup, ravilerinden Muhammed b. Ebân el-Cu’fî daîftir.

[68] Aynı eser, X. 523. Teberânî rivayet etmiştir.

[69] Aynı eser, X. 524. Sahihtir.

[70] dinimizislam.com. Erişim: 09.05.2013.

[71] Tosun, Necdet, Tasavvuf Kültüründe Tekke Yemekleri, Tasavvuf Dergisi, 12. Sayı, s. 124, Ankara, Haziran-Ocak 2004. Serrâc Tûsî (378/988) (bkz Lüma’, s. 242 vd.), Ebu Talib el-Mekkî (386/996) (Kûtu’l-Kulûb, s. 345 vd.), Hucvirî (465/1072) (Keşfü’l-Mahcûb, s. 504 vd.), Gazzalî (505/1111) (İhyâ, II. 46-70) ve Sühreverdî (632/1234) (AvÂrifü’l-Meârif, s. 347 vd) gibi alimler sofra âdâbına dair yazdıkları müstakil bölümlerde bu hususu özellikle belirtmişlerdir.

[72] İbn Mace, Et’ıme, 3252/968.

[73] Müslim, Eşribe, 136 (2034).

[74] İbn Mace, Et’ıme, 3254/969.

[75] Neseî, Et’ıme, 3351/1001.

[76] Neseî, Et’ıme, 3352/1002.

[77] Nevzat Tarhan, Kendimizle Barışık Olmak, s. 14, İstanbul, 2007.

[78] Yemeğin bereketini artıran yemek öncesinde bismillah demek, önce ve sonra elleri yıkamak, sağ elle yemek, önünden yemek gibi hususlar da Hz. Peygamber’in sünnetinde sayılmışlardır.

[79] Neseî, Et’ıme, 3361/1009.

[80] Buharî, Et’ıme, 12; Müslim, Eşribe, 186 (2063).

[81] Canan, Kütüb-i Sitte, XI. 126.

[82] Buharî, Et’ime, 22; Tirmizî, Zühd, 38 (2365); Neseî, Et’ıme, 3335/996

[83] A.e. Et’ıme, 3338/998.

[84] A.e, Et’ıme, 3347/1000.

[85] A.e. Et’ıme, 3336/997.

[86] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, XVII. 422, Ankara, 1995. Nese’î’den nakledilen yukarıdaki hadislerin tercüme ve yorumları bu eserden faydalanarak yazılmıştır.

[87] bkz.Heysemî, V.31; Gazzalî, III.207.

[88] İbn Mâce, et’ıme, 51, rakam, 3352

[89] Tirmîzî, Zühd, 47 (2381).

[90] Buharî, Et’ıme, 21.

[91] 102/Tekâsür, 8.

[92] Tirmizî, Kıyamet, 1.

[93] Muhammed b.Yusuf el-Itfiyyiş el-Mağribî, Câmiü’ş-şeml, I.304, Beyrut, 1407/1987.

[94] İbn Mace, Et’ıme, rakam, 3354/1004. Hadis zayıf olsa da, ekmeğe saygıyı gösteren diğer rivayetler çoktur.

[95] Muhammed b.Yusuf el-Itfiyyiş el-Mağribî, Câmiü’ş-şeml, I.300.

[96] A.e.I.316.

[97] A.e.I.314

[98] A.e.I.314

[99] Gazzalî, II.885; ibn Mace, et’ıme, 51; Camiü’ş-şeml, I.324.

 

[100] Şâtıbî, Ebu ishak, el-Muvafakât fi Usuli’ş-şeria, II. 8-12, Diğer misaller için buraya bakılabilir.

[101] Zerkâ, Dr.Enes, islam iktisadı; insan Refahına Bir Yaklaşım, trc.Doç.Dr.Ahmet Tabakoğlu, (islam iktisadı Araştırmaları içinde), s.31 vd. istanbul, 1988.

 

[102] Cürcanî, Ta’rifat, s.10; Nevevî, Şerhu Müslim, XVII.40; Aynî, Umdetü’l-Karî, istanbul, 1308, X.57.

[103] Aynî, X.218.

[104] er-Rağıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s.337, İstanbul, 1986.

[105] Akseki, A.Hamdi, Yeni Hutbelerim, I.163.

 

[106]            Aynî, I.663.

[107] 17/isrâ, 26-27.

[108] Akseki, İslam Dini, s.257.

[109] Gazzalî, ihyau Ulûmi’d-Dîn, terc.Ahmet Serdaroğlu, III.574, İstanbul, 1976.

[110] Bilmen, Ö.Nasuhî, Büyük İslam İlmihali, s.475, İstanbul, ts.

[111] Gazzalî, III.133.

[112] 5/Maide, 66.

[113] 35/Fâtır, 32.

[114] Cengiz Kallek, İsraf Mddesi, DİA, XXIII.180, İstanbul, 2001.

[115] 5/Mâide, 32.

[116] Keşfü’l-Hafa, I.495.

[117] Buharî, Rikak, 1; Tirmizî, zühd, 1; İbn Mâce, Zühd, 1; Darimî, Rikak, 2; Ahmed, I.258; Aynî, X.581.

[118] es-Suyutî, ed-Dürerü’l-Müntesira fi Ahadîsi’l-Müştehera, s.142, Dimeşk, ts.

 

[119] İbn Mâce, Ticaret, 1; Ahmed, V.372, 381. Alimler “sıhhat ve ferağ” hadisini, ahirete hazırlık olarak anlamışlardır.

[120] Buharî, rikak, 3; Tirmizi, zühd, 25.

[121] Aynî, X.583-4.

[122] Heysemî, X.291-2.

[123] Nevevî, XVII.28-30.

[124] Tirmizî, zühd, 11; ibn mace, fiten, 12; Suyutî, el-Camiu’s-Sağîr, II.470, şam,ts.

[125] 7/A’raf, 31; 4/Nisa, 3; 17/isra, 29; 35/Fatır, 32; 31/Lukmân, 32; 5/Maide, 66...

[126] Buharî, libas, 1.

[127] Aynî, X.218-9.

[128] Cengiz Kallek, İsraf Maddesi, DİA, XXIII. 180 (Hüseyin Arslan, İslam’da Tüketici Hakları, s. 40-41, İstanbul, 1994.

[129] Bilmen s.449.

[130] Gazzalî, III.765.

[131] A.e. III. 764; el-Camiu’s-Sağîr, II.582, II.591; II.598; Heysemî, V.132-135.

[132] Müslim, taharet,1; tirmizi, da’vât, 86...

[133] Heysemî, IV.63-64, Bezzar’dan

[134] A.e.IV.69. Hadis sahihtir.

[135] A.e.IV.69. 1 nolu dipnot

[136] A.e.IV.67-68.

[137] A.e.IV.68.

[138] A.e.IV.68-69. Hadis zayıftır.

[139] A.e.IV.63-64

[140]  Doç. Dr. Talat Sakallı, Hadisler Açısından İsraf ve Tasarruf, Diyanet Dergisi, 27/3, s. 59-65, Ankara, 1991 (Bazı tasarruflarla).

[141]  55/Rahman, 7-8; (O göğü yükseltmiş, dengeyi koymuştur. Sakın ola dengeyi bozmayasınız!),57/Hadid, 25; 42/Şûra, 17.(Göklerin yaratılışında bir eksiklik ve kusur yoktur, 67/Mülk, 3-4).

[142]  2/Bakara, 30. Daha ilk yaratılışta, insanın “bozgunculuk ve yazlaşma” zaafının olduğuna işaret edilmiştir.

[143]  2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165.

[144]  11/Hud, 61.

[145]  22/Hac, 65. Nehirler, Güneş ve Ay, gece ve gündüz (14/İbrahim, 32-33), yeryüzündeki rengârenk her şey, denizler, sabit dağlar (16/Nahl, 13-15) da insanların emrine, Allah’ın koyduğu yasalar çerçevesinde (Esed, Kur’an Mesajı, II. 529)  verilmiştir. Elhasıl “göklerde ve yerdeki her şeyi insanlara boyun eğdirilmiştir”. (31/Lokmân, 20).

[146]  57/Hadid, 25.

[147]  7/A’raf, 31. İsraf, genellikle infaktaki tasarrufta olmak üzere, insanın yaptığı bütün işlerinde haddi aşması demektir. (Rağıb, Müfredat, s. 337, İstanbul, 1986). Zulüm de, kelime manası itibariyle, “her hangi bir şeyi kendine mahsus konumundan çıkarmak demektir. Bu ister fazlalık isterse eksik yapmak suretiyle olsun, isterse zaman veya mekânından değiştirmek suretiyle olsun fark etmez. (A.e. s. 471).

[148]  Bardakoğlu, Prof. Dr. Ali, D.İ.Başkanı, Temeli Allah Korkusu Olan İslam Medeniyetinin Işığında Dünyayı Düşünmek, Diyanet Aylık Dergi, s. 3, Nisan, 2008.

[149] Said Halim Paşa, Buhranlarımız, s. 96. Hazırlayan, E. Düzdağ,  İstanbul, tarihsiz.

[150]  Buharî, Rikak, 11.

[151]  30/Rum, 20-25.

[152]  17/İsrâ, 44.

[153]  22/Hac, 18: “Göklerde ve yerde olanların; Güneş, Ay yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğunun Allah’a secde ettiklerini görmedin mi?...” “İslamî anlamda namazın hareketlerini açıklaması açısından bu ayette ilginç tespitler vardır: Namazdaki ayakta duruş, dağların dikilişini, eğilme; hayvanların eğilme durumlarını, secde; ağaçların yere kapanışını, bu hareketlerin bir çok kez tekrar edilişi, yıldızların dönüşlerini simgeliyor. Aynı şekilde su da, namaz için temizliğe ve abdeste vesile oluyor. Yine havada düzgün saflar halinde Allah’a ibadetlerini yerine getiren uçan kuşlar cemaatle namaz kılarken tutulan safları andırıyor. (24/Nur, 41). Gök gürlemesi yüksek sesle Allah’ı övüyor, (Ra’d, 13), gölgeler Allah’a ınkıyat ediyor (13/Ra’d, 15). (Muhammed Hamidullah, Aziz Kur’an, Terc. Abdülaziz Hatib ve Arkadaşı, s. 481, İstanbul, tarihsiz). Dolayısıyla secdenin, Allah’ın koyduğu kural ve nizama boyun eğmek anlamında olduğu ve bütün mahlukâtın bu kanunlara uyduğu bildirilmektedir.

[154]  44/Duhan, 38-39.

[155]  Gündüzöz, Doç. Dr. Soner, Bilgi Ağacından Rıdvan Ağacına Kur’an’daki İlahî Değerler Sisteminin Gizemli Dili, Diyanet Aylık Dergi, s. 15, Ocak, 2008.

[156]  Ahmed, Müsned, V. 415.

[157]  Buharî, Müzâraa, 1.

[158]  Buharî, el-Edebü’l-Müfred, s. 168, h. no, 479, İstanbul, tarihsiz.

[159]  Macit, DR. Yunus, İslamî Perspektifte Çevrecilik, s. 41, Trabzon, 1999.

[160]  Özdemir, Engin, Doğa Üzerine Dinsel Perspektifler, s. 1, Dünyanın Durumu, Tema Yay., 2003.

[161]  A.e. s. 41; Nasr, İnsan ve Tabiat, trc. Nabi Avcı, s. 8, 1 nolu dip not, İstanbul, 1991.

[162]  Özdemir, Engin, Dinleri Sürdürülebilir Bir Dünya Arayışına Katmak (4), Dünyanın Durumu, 2003.

[163]  Macit, Dr. Yunus, İslamî Perspektifte Çevrecilik, s. 49; (Uzunoğlu ve Hüseyin Nasr’dan nakledilmiştir).

[164]  Buharî, Sayd, 8-10.

[165]  Ebu Davud, Menâsik, 93-96.

[166]  25/Furkân, 67.

[167]  Tarhan, Nevzat, Kendinizle Barışık Olmak, s. 14,  İstanbul, 2007.

[168]  Buharî, Nikah, 91.

[169]  Buharî, Zekât, 3; Tirmizî, Zühd, 26.

[170]  Müslim, Sayd, 58, hadis no: 1957.

[171]  Müslim, Selâm, 148, h. no: 2241.

[172]  Buharî, Edeb, 29; Müslim, İman, 73. “Komşusu zararlarından (kötülüklerinden) emin olmayan kişi kâmil mümin değildir.” Ayrıca bkz. Ebu Davud, Edeb, 123; Müslim, Bir, 140-141.

[173]  Said Halim Paşa, Buhranlarımız, s. 78.

[174]  Nasr, İnsan ve Tabiat, s. 12.

[175]  Ebu Davud, Buyû’, 60; İbn Mâce, Ruhûn, 16.

[176]  30/Rum, 41. “(Allah’ın buyruklarını umursamaz hale gelen şu) insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde bozulma (fesat) başladı: Bu şekilde Allah, belki doğru yola geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır.” “Toprağın, havanın ve suyun sanayi atıkları ve şehir çöpleri yüzünden dizginlenemeyen bir şekilde kirlenmesi; bitki örtüsü ve denizlerin artan bir şekilde zehirlenip yok olması; yaygın uyuşturucu ve görünürde “faydalı” ilaç kullanımı sebebiyle kendi bedeninde ortaya çıkan bir türlü genetik bozukluklar ve insanlara yararlı bir çok hayvan türünün giderek yok olması. Bütün bunlara, insanın sosyal hayatındaki hızlı bozulmayı ve çürümeyi, cinsel sapıklıkları, suçları ve şiddeti ve son aşamada nükleer dehşeti ilave edebiliriz. Bunların hepsi, son tahlilde, insanın Allah’a ve mutlak manevî/ahlakî değerlere karşı umursamazlığının ve bunun yerine, “maddî ilerleme”yi tek önemli hedef sayan inançlara tutsaklığının bir sonucudur.” Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, II, 828, 39 numaralı dip not.

[177]  Buharî, Vudû’, 68; Müslim, Taharet, bab no: 38.

[178]  5/Mâide, 6.

[179]  Buharî, Eşribe, 22.

[180] Talat Sakallı, Bilinç Kirlenmesi Veya Çevre Kirliliğinin Zihnî Temelindeki Aşınma, Çevre ve Din, Uluslararası Sempozyumu, Bildiri Metinler Kitabı, I.185-193, İstanbul, 15-16 Mayıs 2008, (İstanbul 2008).