VİTAMİN VE MİNERAL TAKVİYELERİ *

 

Hüsamettin VATANSEV

 

Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı,

Konya, Türkiye

E-posta: hvatansev@hotmail.com

 

Özet

Vitamin ve mineraller, vücudumuzda sentezi mümkün olmayan, mutlaka dışarıdan almamız gereken temel besin öğeleridir. Ancak bunların alınması için en uygun yol içinde bulundukları gıdaları tüketmektir. Bu ise dengeli beslenmekle sağlanabilir. Bazı hastalıklara veya yetersiz beslenmeye bağlı vitamin veya mineral eksikliği gelişirse, o zaman eksik olan vitamin veya mineral ilaç şeklinde alınarak eksiklik giderilmelidir. Bunun yanında sağlıklı bireylerin ek vitamin ve mineral takviyesi almasına gerek yoktur.

Anahtar kelimeler: Vitamin, mineral, takviye, eksiklik

GİRİŞ

Vücudumuzun ihtiyaç hissettiği temel besin maddeleri proteinler, karbonhidratlar, yağlar, vitaminler, mineraller ve sudur. Bu yazımızda vitaminler ve mineraller hakkında genel bilgiler verilecek, ardından da vitamin ve mineral takviyeleri hakkında bir değerlendirme yapılacaktır.

VİTAMİNLER

Normal büyüme-gelişme ve sağlığın sürdürülmesi için vitaminlerin yeterli miktarda alınımı gereklidir. Vitaminlerin ve minerallerin günlük alınması gereken miktarları (The Recommended Dietary Allowance; RDA) Amerikalı ve Kanadalı toplumların serum veya kan referans değerlerinin alt sınır konsantrasyonunu sağlayacak vitamin ve mineral alınımı temel alınarak yapılmıştır. Vitamin eksikliği yaygın olmamasına karşın doğumsal metabolizma bozukluklarında veya diyet ile alımının ciddi şekilde kısıtlanması sonucunda ancak eksiklik görülebilir. Sıklıkla karşılaşılan vitamin eksikliği nedenleri beslenme bozuklukları, besinlerin emilimini etkileyen bazı hastalıklar, aşırı kan kayıpları, hemodiyaliz, metabolik nedenler ve bazı ilaçların kullanılmasıdır. Vitamin düzeylerinin arttığı durumlar RDA düzeylerinin aşıldığı zamanlarda görülmektedir.

Vitamin düzeylerinin referans aralıkların dışına çıkmasına neden olabilecek durumlarda kişilerin vitamin düzeylerinin laboratuvar testleri ile belirlenmesi gerekliliği önem kazanır. Bu gereksinim yeni yöntemlerin kullanılması ile elde edilen sonuçların geliştirilmesini ve değerlendirilmesi konusunu gündeme getirir. Günümüzde laboratuvarlarda plazma, tam kan veya eritrositlerde vitaminlerin konsantrasyonlarını, vitamin durumunu kesin olarak değerlendirecek objektif metodlar ve veriler halen bulunmamaktadır.

Vitaminleri kimyasal özellikleri açısından suda çözünen ve yağda çözünen vitaminler olarak iki grupta topluyoruz.

 

 

1-Suda Çözünen Vitaminler

Bu gruptaki vitaminler B Kompleksi vitaminleri, P vitaminleri ve C vitaminleridir. Bunlar:

■ Tiamin (B1 vitamini, Anöyrin)

■ Riboflavin (B2 vitamini, Laktoflavin)

■ Niyasin (Nikotinamid, PP vitamini)

■ Piridoksin (B6 vitamini)

■ Biotin

■ Pantotenik asit

■ Paraaminobenzoik asit

■ Folik asit

■ Vitamin B12

■ Lipoik asit

■ C vitamini

2-Yağda Çözünen Vitaminler

■ A vitamini

■ D vitamini

■ E vitamini

■ K vitamini

Vitamin B1 (Tiamin)

B1. vitamin olarak bilinen tiamin suda çözünen B-kompleks vitaminlerindendir. Yan gruplar taşıyan bir pirimidil tiyazol halkasıdır. Tiamin insan vücudunda serbest tiamin ve fosforile formlar (tiamin monofosfat, tiamin trifosfat ve tiamin pirofosfat (tiamin difosfat olarak da bilinir) halinde bulunur. Tiamin pirofosfat (TPP) önemli enzimlerin koenzimi olarak görev yapar. Serbest tiaminden sentezlenebilmesi için magnezyum, ATP ve tiamin pirofosfokinaz gereklidir. Pirüvat dehidrogenaz, α-ketoglutarat dehidrogenaz ve dallı-zincirli ketoasit dehidrogenaz enzimleri TPP’e bağlı mitokondriyal enzim kompleksleridir ve pirüvat, α-ketoglutarat ve dallı zincirli aminoasitler derivelerinin dekarboksilasyonuna katılarak enerji metabolizmasında esansiyel rol oynar. Ayrıca TPP pentoz fosfat yolağının transketolaz enzimi için de koenzimdir. Transketolaz oksidatif karbonhidrat metabolizmasını kontrol eder.

Tiamin; aldehitler, polifenoller ve askorbik asit üzerine antioksidan etkiler yapar. Yapılan çalışmalarda tiamin-askorbik asit kompleksinin özellikle merkezi sinir sisteminde dopaminin serbest radikallerce okside olmasını inhibe ettiği belirtilmiştir. Tiamin eksikliği olan sıçanların beyin dokusunda serbest radikallerin, karaciğerde de lipid peroksidasyon ürünlerinin arttığı gösterilmiştir. Ayrıca tiaminin in vitro olarak sıçan karaciğer mikrozom-larında lipid peroksidasyonunu ve oleik asitin serbest radikallerle oksidasyonunu engellediği bildirilmiştir. B1 vitamini ile beraber diğer bazı B vitaminlerin eksikliğinde, bütün tiamin metabolizması bozukluklarını ihtiva eden "beriberi hastalığı" tablosu, yani nöritler, felçler, kalp fonksiyonunda bozukluklar ve ödem oluşur. Tiamin en çok bira mayasında ve buğday, pirinç, arpa gibi tahılların kabuklarında bulunur. Gerek serbest gerekse bileşik halde kalp, karaciğer, böbreklerde ve daha az miktarda olmak üzere iskelet kaslarında ve beyinde bulunur. Beyaz kristal bir maddedir, suda kolay çözünür, ısıya dayanıklıdır. Günlük ihtiyacı 1-2 mg kadardır.

Vitamin B2 (Riboflavin)

Riboflavin vücutta esas olarak flavin adenin dinükleotid (FAD) ve flavin mononükleotid (FMN) koenzimlerinin integral bir bileşeni olarak bulunmaktadır. Riboflavinden türevle-nen bu koenzimlere flavinler, flavin koenzimi kullanan enzimlere de flavoproteinler adı verilir. Flavinler oksidaz, redüktaz ve dehidrogenaz enzimlerinin aktivitesi için esansiyel olan prostetik gruplardır. FAD ve FMN redoks tepkimelerinde elektron taşıyıcısı olarak aktivite gösterirler.

Flavin oksidazlar oksijeni elektron akseptörü olarak kullanarak H2O2’e iki elektron veya suya dört elektron transfer ederler. Flavin redüktazlar substratların redüksiyonunu katalizler. NAD(P)H+H+,  FAD’ı FADH’e redükte eder bu da sitokrom veya okside glutatyonu (GSSH) redükte eder. Flavin redüktaz için tipik bir örnek olan glutatyon redüktaz NADPH’ı redükleyici substrat olarak kullanır. Flavin dehidrogenazlar substrat-tan hidrojen hareketini katalizler ve hidrojeni akseptöre transfer ederek oksidasyon-redüksiyon reaksiyonlarında kullanır.

Riboflavin durumu genellikle eritrosit ya da üriner flavin düzeyleri ile veya eritrosit glutatyon redüktaz aktivitesi ile değerlendirilir. Riboflavin eksikliği glutatyon redüktaz aktivitesinde azalma ve düşük glutatyon düzeyleri yanında glutatyon peroksidaz (Glutatyon oksidoredüktaz), katalaz, aldoz redüktaz (alditol: NADP oksidoredüktaz) aktivitelerinde de düşmeye neden olur. Riboflavin en çok sütte, bira mayasında, ekmek mayasında, karaciğerde, ıspanakta, kurufasulye, balık ve yumurtada bulunur.Riboflavin eksikliğinde insanda ağız köşesi çatlakları, gözlerde katarakt'a kadar gidebilen damarlanma, dil iltihabı ve deri iltihabı görülür. Günlük ihtiyacı 1,1-1,3 mg kadardır.

Niasin(Nikotinik Asit)

Niasin'in diğer adı PP vitaminidir. Bu ad "pellgra" adı verilen bir hastalığı önlemesi sebebiyle pellegra preventive'den baş harfler alınarak verilmiştir. Beyaz iğne şeklinde kristaller halindedir. Isıya, asit ve alkalilere karşı dayanıklıdır. En çok ette ve özellikle karaciğerde bulunur. Bundan başka bira mayası, yeşil sebzeler, ceviz, fındık, buğday, çay, kahve, çavdar, baklagillerde bu vitamin için birer kaynaktır. Nikotinamid dokularda nikotinamid adedin dinükleotid (NAD) ve nikotinamid adenin dinükleotid fosfat (NADP) şeklinde bulunur. Niasin vitamini yetersizliğinde görülen "pellegra" hastalığında dermatit, diare ve demans görülür. Günlük ihtiyaç 14-16 mg. kadardır.

Vitamin B6 (Piridoksin)

B6 vitamininin piridoksal piridoksamin ve piridoksin olmak üzere üç doğal şekli vardır. Bu üç doğal şeklin fosfat deriveleri piridoksal 5-fosfat, piridoksin 5-fosfat ve piridoksamin 5-fosfattır. Piridoksal 5-fosfat insan metabolizması için çok önemli reaksiyonlarda yaklaşık 100 enzimin aktif koenzimidir. Vitamin B6 direkt antioksidan aktiviteye sahiptir. Piridoksamin piridoksine göre glukoz otooksidasyonu boyunca süperoksit radikali oluşumunu, glikolize hemoglobin oluşumunu ve eritrosit lipid peroksidasyonunu daha etkin olarak önlemektedir. Vitamin B6 diabetiklerde antioksidan özelliklere sahiptir. Özellikle piridoksin tedavisi eklenen diabetik hastalarda oksidatif stresin ve diabetik komplikasyonların azaldığı gösterilmiştir. Piridoksamin H2O2’e karşı savunmada piridoksale göre daha etkin olmasına rağmen piridoksal süperoksit radikal oluşumunu inhibe etmede daha etkilidir. Vitamin B6 indirekt olarak da şelatlama etkisi ile antioksidan olarak görev yapabilir.

Piridoksin sıçan böbreğinde oksidatif stresi ve toksisiteyi azaltır. Piridoksal yine sıçanlarda demir şelatlama aktivitesi nedeniyle demir atılımını artırırken piridoksamin hepatositte artan oksidatif stres sitotoksisitesini azaltır. Mekanizması tam olarak bilinmese de vitamin B6’nın antioksidan özellikleri peroksil radikalleri ile hidroksil ve/veya amin gruplarının etkileşimi sonucu olduğu düşünülmektedir. Vitamin B6 metionin döngüsüne katılarak homosisteinin metabolize olmasında rol oynamaktadır. Homo-sisteinin kandaki regülasyonu vitamin B12, folik asit ve vitamin B6’ya bağlıdır. Vitamin B6  transsülfürasyon reaksiyonları ile, folik asit ve vitamin B12 de metilasyon yolağıyla intrasellüler olarak metabolize olur. B vitamin eksikliği sonucu ortaya çıkan hiper-homosisteinemi durumunda homosisteinin tiyol gruplarının otooksidasyonu sonucu oluşan intrasellüler süperoksid anyonu endotelyal vazodilatasyonu bozar. Gözlemler homosistein antioksidan enzimlerin ekspresyonunu azaltmaktadır ve hücreleri oksidatif ajanların oksidatif stres hasarına karşı daha duyarlı kılmaktadır. Günlük ihtiyacı 1,3-1,7 mg. kadardır.

Biotin

Biotin'e H vitamini veya koenzim R de denir. Biotinin doğada α ve β olmak üzere biolojik aktiviteleri birbirinin aynı iki izomer şekli vardır. Biotinin en çok yumurta sarısında, karaciğerde, sütte böbrekte ve mayada bulunur. Biotin doğada, bileşik olan kofaktörler halinde bulunmaktadır. Biotin organizmada karboksilasyon yapan, yani bir moleküle CO2 bağlanmasını kataliz eden enzim sistemlerinin prostetik grubunda bulunur. Biotin eksikliğinde insanda dermatitler, kas ağrıları, iştahsızlık, anemi, halsizlik görülür. Günlük ihtiyaç 30 µg. kadardır.

Pantotenik Asit

B5 vitamini adı da verilen pantotenik asit doğada serbest halde bulunur. Birçok bitkisel ve hayvansal besin maddelerinde bulunan pantotenik asit, karaciğer, böbrek, yumurta, bira mayası, bezelye, kuru fasulye, bal, karnabahar ve lahana çok miktarda mevcuttur. Organizmada pantotenik asidin önemi, koenzim A’nın bileşiminde bulunmasında ileri gelir. Hayvanlarda bazı eksiklik belirtileri görülebilir. Günlük ihtiyacı 5 mg. kadardır.

P-Aminobenzoik Asit

En çok karaciğer, bira mayası ve tahılda bulunur. P-amino benzoik asitin vitamin etkisi folik asidi sentez edebilen mikroorganizmalar için önemlidir. İnsanlarda eksikliği bilinmemektedir.

Folik Asit

Doğada en çok yeşil yapraklarda ve karaciğerde bulunur. Sarı, renkli, kristal halde ve suda az çözünen bir madde olup alkali ortamda kolay çözünür. Folik asit eksikliğinde DNA sentezi bozulur ve çeşitli amino asitlerin metabolizmasındaki bozukluğa bağlı olarak, kan tablosunda bozukluk görülür, megaloblastik anemi meydana gelir. Günlük ihtiyacı 400 µg. kadardır

Vitamin B12 (Siyanokobalamin)

Hayvanlar ve bitkiler siyanokobalamini sentez edemezler. Birçok bakteri tarafından sentez edilebilen siyanokobalamin önemli bir besin faktörüdür. Yapısında kobalt ihtiva eder. Kırmızı, kristal halde bir maddedir. B12 vitamini eksikliğinde "pernisiyöz anemi" meydana gelir. Bu anemi durumunda kan yapımında bozukluklar görülür. Bu nedenle "antipernisiyöz faktör" de denir. B12 vitamini özellikle alyuvarların gelişimi ve olgunlaşma-sı için gereklidir. B12 vitamini yaşam için çok gerekli bir madde olmasına rağmen günlük ihtiyaç 2,4 µg kadardır.

Vitamin C (Askorbik Asit)

Vitamin C vücudumuzun normal metabolik fonksiyonu için gerekli suda çözünen esansiyel bir vitamindir. İnsanlar ve diğer primatlar glukronik asit yolağından C vitamini sentezlenmesi için gerekli L-glukanolakton oksidaz enzim geninin mutasyonu sonucu C vitaminini sentezleyemezler. Bu nedenle C vitamininin diyetle alınması zorunludur. Vitamin C biyolojik sıvılardaki önemli suda çözünen antioksidandır Askorbik asit kollajen yapısında yer alan prolin ve hidroksi prolinin hidroksilasyonunda ve öteki hidroksilasyon reaksiyonlarında rol oynadığı bilinmektedir:

·      Aktif nötrofil ve monositlerden kaynaklanan oksidanları nötralize eder

·      Güçlü bir elektron donörüdür ve redükleyici ajandır, serbest radikallere karşı scavenger görevi yapar

·      OH radikali O2-. , Radikali ve hipokloröz asidi indirger

·      Demir ve bakır içeren reaksiyonlara etki eder. Örneğin; Fenton Reaksiyonu

·      Lipid peroksidasyonu başlamadan önce sulu ortamdaki peroksil radikalleri ile direkt olarak reaksiyona girerek membranları peroksidatif hasardan korur

·      LDL oksidasyonunu önler ve elektronları membrandaki E vitaminine transfer eder

·      Oluşan E vitamini radikalini redükte ederek E vitaminini yeniden oluşturur. Böylece E vitamininin yeniden kullanılmasını sağlar. Ayrıca antiproteazların oksidan maddelerle inaktive olmasını engeller.

C vitamini eksikliği devam ederse "Skorbüt" adı verilen bir eksiklik hastalığı meydana gelir ki bu hastalıkta diş etlerinde şiddetli kanamalar olur. Dişlerde ve damakta yapı bozuklukları görülür. C vitamini hidrofilik bir molekül olduğundan sulu ortamlarda E vitaminine göre daha iyi bir antioksidandır. Suda çözünebilen diğer antioksidanlarla kıyaslandığında plazma lipid peroksidasyonu engelleyen en iyi antioksidandır. Askorbik asit özellikle meyve ve sebzelerde bulunur. Limon, portakal, çilek, domates, yeşil biber vs. fazla miktarda askorbik asit ihtiva ederler. Günlük C vitamini ihtiyacı 75-90 mg. kadardır.

α - Lipoik Asit

Bitkilerin çoğunda ve tiroid hariç bütün hayvansal dokularda bulunur. Lipoik asit α - keto asitlerin oksidatif dekarboksilasyonu için gerekli bir kofaktördür. Yüksek yapılı hayvanlar için zorunlu bir diyet faktörü olup eksikliği bilinmemektedir.

Vitamin A

A vitamini en çok hayvansal besinlerde ve özellikle balıkların karaciğer yağlarında bulunur. Süt, tereyağı, havuç, domates, kayısı gibi besinlerde de vardır. A1 ve A2 vitamini olarak iki çeşidi vardır. A2, A1'in %40'ı kadar vitamin etkisine sahiptir. Vitamin A siklohekzenil halkası taşıyan bir poliizopren bileşiğidir. Alkol (retinoller), aldehitler (retinaller) ve retinoik asitler başta olmak üzere A vitamininin çeşitli vitaminik türleri bulunur. Doğadaki en potent ve en iyi bilinen provitamin A, ß-karotendir. A vitamininin metabolik ön maddesi olan ß-karoten antioksidan özelliklerini “söndürücü etki ” ile yapmaktadır.

Karotenoidlerin yapısındaki konjuge çift bağlar antioksidan aktiviteden sorumludur. Son derece güçlü bir singlet Oksijen temizleyicisi olan ß-karoten ayrıca hidroksil, peroksil ve alkoksil radikalleriyle de doğrudan reaksiyon vererek lipid peroksidasyonunun zincir reaksiyonlarını önleyebilir. Bu reaksiyon esnasında ß-karoten membran iç yüzünde antioksidan rol oynarken vitamin E dış yüzde görev yapar. Her ß-karoten molekülü iki peroksil radikalini bağlayarak ortamdan uzaklaştırır. Ortamdaki oksijen konsantrasyonu-nun yüksek olması halinde ise reaktif bir peroksil radikali oluşur. A vitamini eksikliğinde muhtelif mukozalarda ve cilt epitelinde bozukluklar meydana gelir. Epitelyum hücreleri çekirdeklerini kaybederek keratinize olurlar. Aynı zamanda epitelin enfeksiyonlarına karşı direnci azalır. Örneğin A vitamini eksikliğinde gözde kornea kuruması görülür. Sonraki aşamada kornea yumuşar. A vitamini yetersizse niktalopia (gece körlüğü) ortaya çıkar. Bunlardan başka A vitamini eksikliğinde mukoza yapısında bozukluklar, solunum, cilt ve üregenital yollarda sertleşme, diş oluşumunda bozukluklar ve sinirsel dejeneras-yon görülür. Günlük alım miktarı 800-1000 µg/gün kadardır.

Vitamin D

D vitamini etkisi gösteren on kadar farklı bileşik bilinmektedir. D vitaminlerine "kalsiferoller" de denir. En önemli olanları D2 ve D3 vitaminleridir. D2 vitamini en çok mantar ve mayalarda bulunur. D3 vitamini ise balıkların karaciğer yağlarında ve az olarak yumurta sarısı, süt ve tereyağında bulunur. D vitaminleri kalsiyum ve fosfat iyonlarının bağırsaklardan emilmesini hızlandırır ve bu suretle kemiklerin kalsifikasyonuna yardım ederler. İnsanlar D3 vitamininin ön maddesi olan 7-dehiro kolesterolü organizmalarında sentezleyebilirler. Daha sonra bu madde cilt yüzeyinde ultraviyole ışınlarının etkisi ile D3 vitaminine (kolekalsiferol) dönüşür.

D vitamini eksikliğinde kalsiyum ve fosfat emilmesi azaldığından kemikler yumuşar ve bunun sonucu olarak çocuklarda "raşitizm" denilen bir hastalık görülür. Bu patalojik duruma yetişkinlerde "osteomalasi"  denir. D vitamini raşitizm'i önlediği ve tedavi ettiği için "antiraşitik vitamin" adı ile anılır. Günlük alım miktarı 5-10 µg/gün kadardır.

Vitamin E

Vitamin E yağda çözünen esansiyel bir vitamindir. Doymuş yan zincirli tokoferoller olarak isimlendirilen birbiri ile ilişkili iki grup için kullanılan bir terimdir. Bu gruplar kromanol halkalarının 5, 7, 8. pozisyonlarındaki spesifik metil gruplarına göre alfa, beta, gamma ve delta olarak izoformlara ayrılırlar. Alfa tokoferol insan dokularında en fazla bulunan ve en yüksek biyolojik aktiviteye sahip formdur. Antioksidan etkisi en fazla olan alfa tokoferolün yapısında bulunan fenolik hidroksil gruplu aromatik halka, vitaminin kimyasal olarak aktif formunu oluşturur ve antioksidan özellik de bu aromatik gruptan kaynaklanmaktadır.

Alfa tokoferol oluşan reaktif oksijen ve reaktif nitrojen türlerine karşı çok güçlü bir scavengerdır. E vitamini, peroksitler üzerindeki nötralize edici etkisini kendisinin bir fenolik hidrojen atomunu peroksil radikaline (ROO) transfer etmek suretiyle iki basamakta yapar.

Tokoferol hücre membran fosolipidlerinde bulunan çoklu doymamış yağ asitlerini lipid peroksidasyon zincir reaksiyonlarını sonlandırarak serbest radikal etkilerinden korur ve bu nedenle zincir kırıcı antioksidan olarak bilinmektedir. Reaksiyon sonucu oluşan tokoferoksil radikali stabil bir bileşiktir. Vitamin C, ubiquinon, glutatyon ve NADPH molekülleri ile rejenere olabilir veya glukronik asitle oksidasyona uğrayarak safra yolu ile atılır. Günlük alım miktarı 8-10 mg/gün kadardır.

Vitamin K

K1 ve K2 olmak üzere iki doğal K vitamini saptanmıştır. K1 vitamini özellikle ıspanak, kaba yonca vs. yeşil yapraklarda mevcuttur. Bundan başka karnabahar, lahana, domates, soya fasulyesi, pirinç kepeği ve yulaf filizlerinde de vardır. K2 vitamini aynı zamanda bağırsak bakterilerinin bir metabolizma ürünüdür. Normal bir besin bol miktarda K vitamini ihtiva eder. K vitaminleri ısıya dayanıklıdır, fakat ışık, alkali ve alkolde harap olurlar. Organizma normalde K vitamini ihtiyacını besinlerden ve bağırsaklarda sentez ettiği vitaminlerden sağlar. K vitaminleri yağda çözündükleri için yağ emiliminin yetersizliğinde K vitamini noksanlığı söz konusu olabilir. K vitamininin en önemli görevi, karaciğerde protrombin sentezini katalize etmesidir. K vitamininin yetersizliği halinde, kan pıhtılaşmasında gecikme görülür. Yani kanın protrombin düzeyi düşmektedir. K vitamini hayvan dokularındaki oksidatif fosforilasyonda, bitkilerde fotosentezdeki fosforilasyon olaylarında önemli bir tamamlayıcıdır. Günlük alım miktarı 60-80 µg/gün kadardır.

MİNERALLER

İnsan vücudunun yaklaşık % 4'ünü mineraller oluşturur. Bunlar vücutta, tuzlar, bileşikler ya da iyonik şekilde bulunurlar. Günlük gereksinimi 50 mg'ın üzerinde olan minerallere makromineraller, altında olanlara ise mikromineraller (eser elementler) denir.

1.Makromineraller: Başlıca makromineraller  kalsiyum, magnezyum, sodyum, potasyum, fosfor, ve klordur.

2.Mikromineraller: Başlıca mikromineraller demir, çinko, iyot, selenyum, bakır, mangan, fluor, krom ve molibdendir.

World Health Organization(WHO)(Dünya Sağlık Örgütü) yaptığı sınıflandırma ile eser elementleri kendi aralarında 3 ayırarak gruplandırmıştır:

1.Esansiyel eser elementler: Iyot (I), Çinko (Zn), Selenyum (Se), Bakır (Cu),  Molibden (Mo), Krom (Cr).

2.Belki esansiyel eser elementler: Manganez (Mn), Silikon (Si), Nikel (Ni), Bor (B), Vanadyum (V).

3.Potansiyel toksik elementler: Flor (F), Kurşun (Pb), Kadmiyum (Cd), Civa (Hg), Arsenik (As), Alüminyum (Al), Lityum (Li), Kalay (Sn).

Eser elementler erişkinde günlük gereksinimin 50 mg'ın altında olan minerallerdir. Eser elementlerin birçoğu vücudumuzdaki enzimatik reaksiyonlarda kofaktör veya prostetik grup olarak görev yapar. En çok eksikliği  görülenler demir, iyot ve fluordur. Diğer eser element  yetersizlikleri (özellikle çinko) nisbeten nadir olup daha çok prematür bebeklerde, protein enerji malnütrisyonunda ve uzun süre parenteral beslenenlerde ortaya çıkar. İntrauterin yaşamda eser elementlerin yaklaşık 2/3'ü gebeliğin son 10-12 haftası içinde anneden bebeğe aktarılır. Bu nedenle parenteral beslenen prematürlerde eser elemetlerin tedaviye aklenmesi gerekebilir.

 

 

İyot

Deniz ürünleri ve çeşitli yiyecekler içinde bulunur. İyotun %100'e yakın bölümü ince bağırsaklardan emilir. Tiroksin ve triiodotironinin yapısına girer. Daha çok idrar ile atılır. İdrardaki iyot miktarının tesbiti ile iyot eksikliği taraması yapılabilir. Hafif ve orta derecede iyot eksikliğinde eksikliğinde basit guvatr ve hipotiroidi oluşur. Günümüzde dünya nüfusunun %30'u iyot yetersizliği olan bölgelerde yaşamaktadırlar. Dünya nüfusunun %12'sinde iyot ekskliğine bağlı guvatr, %1.6'sında zihinsel kusurlar ve %0.44ünde ise  kretinizm mevcuttur. İyot eksikliği yemek tuzlarına iyot eklenmesi ile önlenebilir. 2000 yılından itibaren Türkiye'de yemek tuzlarının iyotlanması zorunlu hale getirilmiştir.Günlük alım miktarı 150 µg/gün kadardır.

Çinko

İnsanlar için esansiyel bir element olup; vücutta demirden sonra en çok bulunan ikinci elementtir. İnsan vücudunda 300’den fazla enzim aktivitesi için çinkoya ihtiyaç duyar. Bu enzimlerden başlıcaları; karbonik anhidraz, alkalen fosfotaz, DNA ve RNA polimeraz, (deoksiribonükleik asit, ribonükleik asit) timidin kinaz, retinen redüktaz, süperoksit dismutaz, karboksipeptidaz ve alkol dehidrogenazdır. A vitaminin plazmada normal seviyelerde yer almasında, tat ve koku almada yara iyileşmesinde, sinir myelinizasyonunda, hipofizden hormon salgılanmasında, virüslere ve bakterilere karşı allerjen durumlarda,  immün sistem üzerinde, gebelik sürecinde, bebeklik ve çocukluk döneminde vücudun büyümesi ve gelişmesinde, spermlerin oluşmasında ve fetüsün gelişiminde önemli bir role sahiptir. Çinko enzimatik fonksiyonlar dışında hücre membranlarını oksidatif olaylara karşı koruyarak stabilizasyonunu sağlar. İnsülin ile kompleks bir yapı oluşturur. Diyabet hastalığında hastalara insülin yerine çinko insülin verildiğinde, insülin daha uzun süreli etki sağlamış olur İnsan vücudunda 1,4-2,3 gr çinko yer alır. Total vücut çinkosunun %50-60 kas dokusunda yer alır.  Çinko en fazla karaciğerde, böbrekte, kemikte, retinada, pankreasta, prostatta, kas dokusunda ve semende bulunur.

Süt ve süt ürünlerinin çinko galvenizli kaplarda uzun süre bekletilmesi akut çinko zehirlenmesine neden olabilir. Akut çinko zehirlenmesi günde 4-8 gr çinko alımında ortaya çıkar. Diyetle alınan çinkonun yaklaşık %10-15’i emilebilmektedir. Bu emilim onikiparmak bağırsağında ve proksimal jejenumda olmak üzere ince bağırsakta gerçekleşir. Histidine,  sistein ve D vitamini çinko emilimini arttırır. Fitik asit, bakır, kil ve lifli gıdalar emilimi engeller. Bağırsaklardan emilen çinko kanda proteinlere bağlanır. Emilmeyen çinkonun atılımı safra ve idrar ile az olmakla birlikte, büyük kısmı feçesle dışarı atılır. 

Çinko eksikliğinde yetersiz büyüme, tat alımında azalma, genç erişkinlerde hipogonadizm, çocuklarda büyüme ve gelişme geriliği, saç deri ve tırnaklarda bozukluklar, saç dökülmesi, diyare, ödem, mental bozukluk, çinko eksikliği cüceliği ve anemi görülebilir. Enfeksiyonlara dayanıksızlık, timus atrofisi ve bakteri, virus ve fungus enfeksiyonlarının sıklığında artış, iştahsızlık ve kilo alamama, öğrenme ve dikkat eksikliği, akne, dermatit, adet bozuklukları, ciddi eksiklik durumunda çocukların cinsel gelişiminde aksaklıklar, ergenlik çağında cinsel olgunluğa erişememesi ve üreme kabiliyetinde ciddi hasarlar ortaya çıkar. Çocukluk çağında toprak yiyenlerde bağırsak paraziti olanlarda ve devamlı olarak lifli besinleri bol tüketenlerde çinko eksikliği görülebilir. Alkolizm, steatore, ciddi yanıklar, kronik böbrek yetmezliği, ileri yaş, orak hücreli anemi hastalığı olanlarda, gebelik ve laktasyon durumlarında çinko eksikliği artar.

Çinko için besin kaynakları meyve, sebze, fındık, kepekli tahıllar, sığır karaciğeri, yengeç, yağsız veya az yağlı süt ve süt ürünleridir.

Çinko metabolizmasının en belirgin genetik bozukluğu olan nadir görülen ve bebeklerde ortaya çıkan kalıtsal hastalığı akrodermatis enteropatikadır. Akrodermatis enteropatika anne sütünden kesilen bebeklerde 2-4 hafta içinde başlar. Bu hastalıkta vücut orifislerinden başlayan ve zamanla ellere ve ayaklara yayılan deri lezyonları akut perioral ve perianal dermatit, alopesi, tırnakların dökülmesi, steotore ile birlikte diyare ve gelişme geriliği ile karakterizedir. Hastalık, defekt nedeniyle gelişen ağır çinko eksikliğine bağlıdır. Plazma çinko düzeyleri 30 ug/dl veya altındadır veya azalmıştır. Serum alkalen fosfotaz aktivitesi düşüktür. Tedavi ek oral çinko verilerek yapılır. Günlük alım miktarı 12-15 mg/gün’dür.

Selenyum

İnsanlar için esansiyel bir elementtir. Enzim aktivitesinin korunması amacıyla serbest radikallere karşı koruyucu bir maddedir. Selenyum organik ve inorganik olmak üzere 2 yapıda bulunur. İnorganik yapılarda selenat ve selenit şeklinde, organik yapılarda ise selenosistein ve selenometiyonin şeklinde bulunur. Selenometiyonin insanlarda ve hayvanlarda bulunmaz, bitkisel kaynaklıdır. Selenyum deposu olarak vücutta görev yapar. Dışardan selenyum alınmadığı zamanlarda vücudun selenyum ihtiyacını karşılar.

Selenosistein hayvansal kaynaklıdır. Selenosistein glutatyon peroksidaz, iyodotiroinin deiyodinaz, selenoprotein P, selenoprotein W, tiyoredoksin redüktaz gibi selenoproteinlerin yapısında yer alır. Selenyum glutatyon peroksidaz ve iyodotiroinin deiyodinaz enzimlerin bir bileşeni olup önemli bir antioksidandır. İyodotiroinin deiyodinaz enzimi T3 hormonunu aktive edici ve T4 hormonunun prekürsor hormonudur. Selenyum emilimi iyi olan bir elementtir. Selenyumun %50’den fazlası gastrointestinal yol ile duedonum ve proksimal jejunumdan emilmektedir. Atılımın %90’ı idrarla ve %10’u feçesle gerçekleşir.

Selenyum antioksidan sistemin bir parçası olan glutatyon peroskidaz enziminin koenzimidir. Glutatyon peroskidaz enziminin parçası olan katalaz, süperoksit dismutaz ve E vitamini ile birlikte sitolozik hidrojen peroksiti ortadan kaldırarak hücreleri oksidatif hastalıklardan korur.  Selenyum bağışıklık sisteminde fagositer etkiyi, natürel killer hücre aktivasyonunu, T hücre çoğalmasını ve immünoglobülin sentezini arttırarak bağışıklık sistemini güçlendirir. Vücudun enfeksiyonlara karşı direnci arttırır. Doğal katil hücrelerinin oluşumunu sağlar. Selenyum sitokrom P450 enzimlerini uyararak bazı kanser moleküllerinin temizlenmesine yardımcı olur. Üreme fonksiyonlarında görev alır. Kanserlere karşı koruyucu etkisi olmakla birlikte özelliklede mide ve bağırsak kanserlerinin önlenmesinde önemli rol oynar. Virüs üremesini engellediği için HIV, Hepatit B ve Hepatit C tedavisinde önemlidir. Çocuklarda hipotiroidizmin tedavisinde oral selenyum alımı gereklidir. E vitamini vücutta ancak eser miktarda selenyum elementinin bulunması halinde etkili olur.

Çinin bazı bölgeleri ve ABD’nin bölgelerindeki topraklar çok miktarda selenyum içerir. Bu bölgelerde üretilen ve yetiştirilen gıdalar ve sebzelerde selenyum fazladır. Bu durum selenyum toksisitesine yani selenosise neden olur. Selenosisin bulguları; sarımsak kokulu nefes, saçta dökülme, alopesi, halsizlik, saç kırılması, tırnak zedelenmesi, deri lezyonları, hemipleji, periferal nöropati, yorgunluk ve paralizi ile karakterizedir. Selenyum toksisitesine maruz kalan çocuklara dimercaprol 5 gün süre ile 4-8 saat aralarla intramusküler olarak 3-4 mg/kg/doz ve daha sonra 12 saatte bir 3 mg/kg/doz’dur.

Selenyum eksikliği sadece damardan beslenen hastalarda görülebilir. Uzun süreli total ve parenteral beslenenlerde, selenyumdan fakir diyet ile beslenenlerde selenyum eksikliği ve buna bağlı kardiyomiyopati hastalığı görülebilir. Hastalık daha çok tahılla beslenenlerde ve topraktaki selenyum miktarının azalmış olduğu bölgelerde daha çok ortaya çıkar. Uzun süreli selenyum eksikliğinde vücudun tüm dokularında glutatyon peroksidaz enziminin aktivitesinde azalma görülür. Selenyum eksikliği olan insanlarda, özellikle yaşlılarda, kas ağrıları gözlenmiştir. Plasentadan fetüse ve süt yoluyla da anneden bebeğe geçtiği için hamile ve emziren annelerin selenyum ihtiyacı artar. Oral beslenen prematüre bebeklerde düşük kan serum selenyum düzeyleri eritrosit frajilitesini artırır. Bunun sonucu da preterm bebeklerde kas ağrısı, miyopati ve tırnak yatağı değişiklikleri ortaya çıkar. Süt çocuklarının ani ölümlerinde (beşik ölümü) selenyum eksikliğin rolü olduğunu belirten yayınlar vardır Selenyum eksikliğinde risk altındakiler daha çok bebekler, küçük çocuklar ve doğurganlık çağındaki kadınlardır. Selenyum eksikliğinde pankreatit, hepatit, aritmi, karaciğer sirozu, inflamatuvar bağırsak hastalığı, karsinomlar, böbrek yetmezliği, hemodiyaliz ve antioksidan tükenmesine neden olan oksidatif stres içeren inflamatuvar hastalıklarla kendini gösterir Selenyum eksikliğine ciddi malnütrisyon eksikliği de eklendiğinde halsizlik, kaslarda ağrı, saç ve cilt renginde değişiklikler, tırnak yatağında beyazlaşmalar ile kendini gösterir. Çin’in Keshan bölgesinde ortaya çıkan ve tanımlanan başlıca bulgusu kas ağrısı ve buna bağlı kardiyomiyopati olan, Keshan hastalığı selenyum eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Hastalığa hassas topluluklar 2-7 yaş arası çocuklar, bebekler ve doğurganlık çağındaki kadınlardır. Uzun süre total ve parenteral beslenen yetişkinlerde, diyetinde selenyum ve hayvansal protein alımı çok düşük olanlarda hastalığa yakalanma riski daha fazladır. Kashin–Back hastalığı Çin’de ergenlik döneminde ve öncesinde görülen endemik osteartite neden olan bir hastalıktır. Bu hastalık ölümcül kalp hastalıklarına, akut ya da kronik kalp yetmezliğine yol açabilir. Günlük alım miktarı 75-250  µg’dır.

Molibden

Molibdenin biyolojik fonksiyonları genelde bakır metabolizması ile ilişkilidir. Molibden insan ve hayvanların yapısında bulunan ksantin oksidaz, aldehit oksidaz ve sülfit oksidaz gibi birçok enzimlerin yapısına katılır. Bitkiler için gerekli bir elementtir. Bitkiler protein sentezleyebilmek için azotu bağlamada molibdene ihtiyaç duyarlar. Birçok endüstride parça yapımında da kullanılır. Günlük molibden ihtiyacı 2 μg/gün kadardır.

Kobalt

Kobalt,B12 vitaminin yapıtaşıdır. Kobalt eksikliği anemiye yol açar. Kalp üzerine toksik etkisi vardır. Sağlıklı beslenenlerde eksikliği görülmez. Hayvansal gıdalarla alınması önemlidir. Kobalt siyanür zehirlenmelerine karşı kullanılabilir.  Vitamin B12’ nin yapısında oluşan foto kararsızlık nedeniyle bitkiler B12 vitamini içermez. Kobalttan zengin kaynaklar karaciğer,  sakatatlar, et, peynir, balıktır. Günlük alım miktarı 5 μg/gün kadardır.

Krom

Krom,1959 yılında glikoz tolerans faktörünün aktif maddesi olarak tespit edilmiştir. Organizmada esas görevi glikoz tolerans faktörü yapısında görev almasıdır. Karbonhidrat çevriminde rol oynar. Endüstriyel kullanımı yaygın olan gri renkli sert bir elementtir. Kromun hekzavalan formu toksiktir. Kroma maruziyet başlıca deri ile temas sonucu ve krom içeren toz ve buharların solunması ile olur. Endüstride çalışanlar kroma dermal maruz kaldıklarında kontakt dermatit hastalığına neden olur. Kromdan zengin besin kaynakları bira, mantar, maya, et, karaciğer, böbrek ve baharatlardır. Günlük alım miktarı 50- 200 μg/gün kadardır.

Nikel

Nikel, membranların yapı ve metabolizmasında rol oynar. Metaloenzimlerde kofaktör olarak görev yapar. Arginaz, karboksilaz ve asetil koenzim sentetaz gibi enzimleri, tripsin fermentini aktifleyerek, asit fosfatazın etkisini azaltarak yağ dokusu ve hormonları etkiler. Demir elementinin canlılar tarafından daha fazla değerlendirilmesi için gerekli bir elementtir. Nikel endüstrisinde çalışanlarda inhalasyon sonucu zehirlenmeler oluşabilir. Nikele maruziyetin oluşturabileceği başlıca sağlık riski kontakt dermatit hastalığı ve solunum sistemi kanserleridir. Bunlar içerisinde burun ve akciğer kanseri en sık rastlanılanlarıdır. Nikel allerjisi olanlara zararlıdır. Nikelden zengin besinler çikolata, katı yağlar ve sebzedir. Günlük alım miktarı 100–300 μg/gün olmalıdır.

Brom

Brom bileşikleri sanayide ve laboratuarda kullanım alanı yaygındır. İlaçların içeriğinde, özellikle sedatif etkili ilaçlarda, organik ve inorganik formlar şeklinde kullanılır. Aşırı alınması kişide alışkanlığa ve brom zehirlenmesine yol açar. Yer kabuğunda bol bulunan bir elementtir. Deniz suyunda, deniz bitkilerinde ve maden yataklarında bulunur. Günlük alım miktarı 2-8 mg/gün kadardır.

Bakır

Daha çok istiridye, karaciğer, balık ve yeşil sebzelerde bulunur, ince bağırsaktan emilir; albumin (%10) ve serüloplazmin (%90) ile taşınır; Serbest miktarı %1'in altındadır. İdrar ve safra yolu ile atılır. Bakır birçok metaloenzimin (tirozinaz, katalaz, sitokrom oksidaz, süperoksit dismütaz, dopamin beta-hidroksilaz, lizil oksidaz vb.) kofaktörüdür ve aminolevülenik asit yapısına girer. Bakır intestinal memir emilimini arttırır. Serüloplazmin transferine bağlanmadan önce üç değerli (ferrik) demiri, iki değerlikle (ferröz) demire dönüştürür. Bu nedenle bakır eksikliğinde hipokrom mikrositer anemi olur. Bakır eksikliğinde büyüme geriliği, hipokrom mikrositer anemi, nötropeni, seberoik dermatit, hipotoni ve hepatomegali görülür. Günlük bakır ihtiyacı 1,5-3 mg/gün kadardır.

Demir

Demir en önemli esansiyel eser elementtir. Yeryüzünde en çok bulunan ve insan için önemli bir elementtir. Kanda oksijen taşıyan hemoglobinin, myoglobülin, sitokromun ve birçok enzimin yapıtaşıdır. Beyin gelişiminde ve immün sistemde rol oynar. Hücrelerde biyokimyasal oksidasyonlarda görev alır. Kadınlarda ve hamilelik süresincedeki kadınlarda fetüs gelişimi için önemlidir. Demir eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkan demir eksikliği anemisi dünyada en sık rastlanan ve bilinen hastalıklardan biridir. Demir eksikliğinde enfeksiyonlara karşı direnç azalır. Bu eksiklik demir takviyeleri ile giderilebilir. Demirden zengin besin kaynakları sakatatlar, istiridye, mısır gevreği, sığır karaciğeri, tüm kepekli tahıllar, et ve et ürünleridir. Günlük alım miktarı 10-15 mg/gün’dür.

 

 

Bor

Bor, insan vücudunda fonksiyonu tam olarak bilinmemektedir. Dünya üzerinde doğal olarak bulunmaz. Endüstride ve sanayide kullanım alanı yaygın bir elementtir. Diyette bor yokluğu; beyin fonksiyonları, enerji değişikleri ve kalsiyum metabolizması ile tarif edilmiştir. Günlük alım miktarı 2-5 mg/gün olmalıdır.

Manganez

Manganez, bazı enzimlerin yapısında oksidatif fosforilasyonda, bağ dokusunda, üreme ve büyüme fonksiyonlarında görev alır. Biyokimyasal olarak metalloenzimlerin bileşeni ve enzim aktivatörü olarak görev yapan esansiyel bir elementtir. Manganez kümesinin ayrıntılı yapısı tam olarak bilinmemektedir.  Protein ve karbonhidrat metabolizmasında ve yağ asitlerinin sentezinde rol alır. Manganezin etkileri başlıca plazma, karaciğer, solunum sistemi ve beyinde görülür. Manganez endüstrisinde ve ocaklarında çalışanlarda manganez zehirlenmesi görülür. Belirti olarak canlı tendon refleksi ve ağır bilişsel kayıplar ile kendini gösterir. Erkekler uzun süre manganezin etkisi altında kaldıklarında iktidarsızlık oluşabilir. Manganezden zengin besinler çay yaprağı, kepekli un, ıspanak, fındık, soya, tahıl tohumları, ceviz ve kabuklu yemişlerdir. Günlük alım miktarı 2,5- 5 µg/gün ‘dür.

Silisyum

Silisyum, doğada oksijenden sonra en yoğun bulunan elementtir. Cam endüstrisinde kullanılır. İnsanlarda asit mukopolisakkaritlerin, kollajenin ve elastinin yapısında yer alır. Silisyum işlenmemiş tahılda fazla miktarda olup, hayvansal gıdalarda azdır. Silisyum antiaterojenik etkiye sahiptir. Silisyumun tozlarının uzun bir süre solunması silikozis denen hastalığa yol açar. Günlük alım miktarı 21- 46 mg/gün olmalıdır.

Kalay

Kalay, mide suyunda gastrin hormonunu aktiflediği için protein sentezinde etkilidir. Normal beslenme ile eksikliği görülmez. İnsanlar için en tehlikeli kalay formu organik kalay bağlarıdır. Kalay bileşikleri tarım, plastik ve boya endüstrisinde kullanılır. Kalay bileşiklerinin toksik etkisi çevre faktörlerinden kaynaklanır. Erişkin bir insanda 15-30 mg kadar bulunur. Günlük alım miktarı 0,1-1,6 mg/gün kadardır.

Vanadyum

Vanadyum, kemik ve dişler için önemli bir elementtir. Yer kabuğunda çok az bulunan bir element olup insan için yaşamsal öneme sahip bir elementtir. Tiroid metabolizmasında yer alır. Mikroorganizmaların ve bazı bitkilerde bulunan enzimlerin işlev görmesi için vanadyum gereklidir. Adenilat siklaz, protein kinaz, Na-K ATPaz ve fosforil taşıyıcı enzimler üzerinde etkisi vardır. Toksisitesi daha kolay görülen bir elementtir. Aşırı alımı insanlarda manik depresif hastalığının etiyolojik faktörüdür. Kemik de dişlerin oluşumu için önemlidir. Diyetle alınan vanadyumun %85’i emilmeden atılır. Vanadyumdan zengin besinler yumurta, balık, zeytinyağı, et ve et ürünleridir. Günlük alım miktarı 10-25 μg/gün kadardır.

Kadmiyum

Kadmiyum, vücuttaki fonksiyonu tam olarak bilinmemekle birlikte kimyasal özellikleri çinkoya benzemektedir. Çinkonun saflaştırılmasıyla elde edilir. Vücutta kadmiyum bulunmaz. Sindirim ve solunum yoluyla, sigara içimi ve sigara içimine bağlı ortama salınan dumanlar ile dışardan alınır. Sigara içmeyenlerde kadmiyumun temel kaynağı diyetle alımıdır. Vücutta ortalama 5-20 mg olan total kadmiyum oranı sigara içenlerde iki kat daha fazladır. Alınan kadmiyum ancak 20 yıl sonra vücuttan atılır. Endüstriyel sahalarda çalışanlarda fazla miktarda alınması tehlikeye neden olur. Lifli ve deniz kabuklularından zengin beslenme kadmiyum alımını arttırır. Günlük alım miktarı 50 μg/gün’dür.

Civa

Civa, toksisitesi yüksek olan bir metaldir. Mikroorganizmalar civayı daha zehirli bir civa formu olan metil civaya dönüştürürler. Metil civa besinlerin en üst seviyesinde mikroorganizmalarla birlikte birikir. Civa solunması ve koklanması tehlikelidir. Bu durum merkezi sinir sistemini olumsuz etkileyerek ensefolapati ve nöbet, parkinsonizm, dizartri ve periferik nöropatiye neden olur. Metil civa kolayca plasentadan anneye, anne sütünden de bebeğe geçebilir. Günlük alım miktarı 2-6 μg//gün kadardır.

Arsenik

Arsenik, metalloid özellik gösteren, yer kabuğunda çok az olarak bulunan ve geniş bir dağılımı olan elementtir. Arsenik bulunabilen en toksik maddelerden biridir. Arsenik zehir kelimesiyle neredeyse özleşmiştir. İnsanlar arseniğe gıdalar, su, havayolu ve toprak ile maruz kalabilirler. Günlük 2 miligramdan fazla arsenik alımı arsenik zehirlenmesine neden olur. Zehirlenme belirtisi olarak kusma, kanlı ishal, myoglobinüri, böbrek yetmezliği, aritmi, hipotansiyon nöbet koma ve ölüm görülebilir. Çeşitli arsenik bileşikleri birçok endüstri kolunda kullanılır. Arseniği oluşturan arsin renksiz, hafif sarımsak kokulu bir gazdır. İnsan beyninin lipid fazında bulunur.Deney hayvanları üzerinde yapılan araştırmalarda arseniğin insan için eser miktarda esansiyel olacağı gösterilmiştir. İnorganik bileşikler organik bileşiklerden daha toksik etkiye sahiptirler. Günlük alım miktarı 60 μg/gün olmalıdır.

Alüminyum

Yer kabuğunda en bol bulunan ve kullanım alanı oldukça geniş bir elementtir. Alüminyum kozmetik, gıda, ambalaj, inşaat ve boya endüstrisinde yaygın olarak kullanılır. Tıpta antiasit ve büzücü özelliklerinden dolayı kullanılan bir elementtir. Diyetle alınan alüminyum böbrek glomerülleri tarafından kanda etkin bir şekilde filtre edilerek elimine edilirler. Renal yetmezliği olan hastalarda alüminyum eliminasyonu olmadığı için diyaliz süresince alüminyum toksisitesine ve buna bağlı diyaliz demansı tablosuna maruz kalırlar. Alüminyumun aşırı alımı beyin ve kemikte alüminyum birikmesine neden olur. Kemik dokularında biriken alüminyum kalsiyum değiş tokuşuna, eritrositlerde yetersiz hemoglobin bulunmasına, beyin kabuğunun zarar görmesine, ileri yaşlarda hafıza kaybı ve unutkanlığa neden olur. Bu durumun devam etmesi sonucu vücutta aşırı alüminyum birikimi adı verilen hastalık ortaya çıkar.  Alüminyum üretimi ve alüminyuma maruz kalma 20. yy ‘da oldukça artmıştır. Bitki ve hayvan dokularında az miktarda bulunur. Yiyeceklerle tabii olarak alınmakla birlikte, alüminyumlu mutfak eşyalarından da çok az miktarda alınır. Günlük alım miktarı 3,0-17 mg/gün kadardır.

Flor

Daha çok sularda, çayda, ette ve deniz ürünlerinde bulunur. %80-90 kadarı ince bağırsaklardan emilir. Hidroksiapatit kristallerinin yapısına girdiği için  diş ve kemik oluşumu için gereklidir. Florür diş minelerini sertleştiren ve çürümelerini önler. Anne sütü içinde az miktarda florür bulunmasına karşın bebeklerde en az altıncı aya kadar florür eksikliği ortaya çıkmaz. Bu dönemde flor takviyesi yapılırsa sürmekte olan diş yapısı bozulabilir. Eğer şehir sularında yeteri kadar florür (0.6 ppm’den az) yoksa, florürlü diş macunları kullanılmıyorsa ve diğer yiyeceklerden alınan flor miktarı düşük ise flor takviyesi yapılmalıdır. Flor gelişigüzel kullanılmamalıdır. Çünkü tedavi edici dozlar ile toksik dozlar arasındaki sınır fazla değildir. Flor fazlalığında dişlerde siyah lekelenmeler (florozis) oluşur. Günlük alım miktarı 3–4 mg/gün’dür.

Kurşun

Kurşun, tabiatta doğal halde bulunan bir elementtir. Kolay işlenebilen,  kullanım alanı oldukça yaygın ve ağır bir elementtir. Endüstrinin birçok kolunda kullanım alanı vardır. Kurşun gen transkripsiyon faktörleri, membran iyon taşıma enzimleri, hücre içi sinyal enzimleri ve alfa-aminolevulinik asit dehitrataz gibi çinko bağımlı proteinlere irreversibl olarak bağlanır. Alfa-aminolevulinik asit dehitrataza bağlanarak hem yapımını ve hem bağımlı protein yapımını azaltmakta böylece alfa-aminolevulinik asit dehitrataz birikmesine yol açmaktadır. Oluşan bu birikim, oksijen depolanması ve taşınmasını, mitokondride enerji yapımını ve P450 detoksifikasyon sistemlerini bozmaktadır. Kurşun, protein kinaz C ve kalsiyum bağımlı iyon kanallarını bozarak sinaps oluşumunu azaltır. Her geçen gün çevremizdeki zararlı kurşun oranı artmaktadır. Trafiğin aşırı yoğun olduğu yerlerdeki bitkiler ve toprak kurşunlu atıklar ile kirlenir Bu durum o bölgede yaşayanların kanında kurşun oranının yüksek olmasına yol açar.  Aşırı kurşuna maruz kalma kurşun zehirlenmesi ile kendini gösterir. Belirti olarak gastrointestinal semptomlar; kolik, kabızlık, anoreksi, bulantı, myalji, baş ağrısı ve kramplar ile tanı konulur. Kurşun zehirlenmesi çocuklarda santral sinir sistemi, erişkinlerde ise periferik sinir sisteminin fonksiyonlarını daha çok etkiler.

Kurşun zehirlenmesinde en güvenilir yöntem tam kanda kurşun konsantrasyonunun ölçümü ile konulur. Vücuttaki kurşunun önemli bir bölümü yiyeceklerle alınır. Bu yiyeceklere kurşun, daha çok yiyeceklerin üretilmesi ve depolanması safhasında geçer. Organizmaya giren kurşunun büyük miktarı kemik dokusu olmak üzere karaciğer, dalak ve böbrek dokularında birikir. Düşük düzeyde ve uzun süre kurşuna maruz kalınması hemoglobinin önemli bir parçası olan hem sentezine, eritropoeze, sinir sistemi ve kan basıncı üzerine etkisi olur. Günlük alım miktarı 21-160 μg /gün kadardır.

Lityum

Lityum,doğada lityum tuzları şeklinde bulunur. Alkali bir metaldir. Metabolik olaylarda sodyum ve potasyumun yerini alır. Endüstride geniş bir kullanım alanı olup pil üretiminde kullanılır. Lityum zehirlenmesi nadirdir. Lityum duygu durum bozukluklarında, bipolar bozukluklarda tedavi amaçlı kullanılan bir elementtir. Nötropeni tedavisinde de kullanılmaktadır. Lityum ilaç olarak kullanıldığında diğer ilaçlarla etkileşiminin olması nedeniyle zehirlenmeye yol açabilir. Aşırı lityum alımı öldürücüdür. Kanda lityum oranı sürekli kontrol edilmeli ve kan lityum seviyesi 2 mEq/L geçmemelidir. Gastrointestinal sistem hastalıkları, konjestif kalp hastalıkları, kronik böbrek yetmezliği, psikiyatrik hastalıklar, merkezi sinir sisteminin dejenere hastalıkları ve addison hastalığı lityum zehirlenmesine yatkınlık sağlar. Lityumun toksik etkisi, nöron iletimini baskılar ve uyarılabilirliği azaltır. Günlük alım miktarı 60–70 μg /gün kadardır .

 

 

 

VİTAMİN VE MİNERAL TAKVİYELERİ

Makro planda ele alındığında beslenme takviyeleri, vitamin ve mineraller, bitkisel ürünler, amino asitler, doku ekstraktları ve diğer bileşimleri içeren ürünleri kapsamaktadır. Çoğu takviyelerin, hastalıkları önlemede pek de işe yaramadığı bilinmektedir. Buna rağmen on binlerce takviye satılmakta ve sadece az bir kısmı etkili olmaktadır. Daha da kötüsü, bazıları yarar sağlamaktan çok zarar verebilmektedir. Bunun nedenleri;

— Besin takviyesi üreticileri, ürünlerinin etkili olduğunu satmadan önce kanıtlamak zorunda değillerdir. Yoğunlaştırılmış reklâmlarla etkili imajı oluşturmaktadırlar.

—Takviye üreticileri, ürünün içeriğinin yan etkisi olduğu bilseler bile, tüketiciye yan etkilerden bahsetmek zorunda değildir. Bileşmiş bitkisel takviyelerin sağlığa etkileri hakkında çok az şey bilinir.

—Etiketlerde yazan içeriklerin miktarı genellikle hatalıdır: Çoğu takviye etikette yazdığından daha farklı miktarlarda içeriklere sahiptir. Araştırmalar düşük kaliteli takviyelerin hem perakende satış mağazalarında hem de internette satıldığını ortaya çıkarmıştır ve satılan her dört besin takviyesinden birinde, miktarların yanlış etiketlediği tahmin edilmektedir.

—Özellikle internet üzerinden satışa sunulan bazı takviyelerde, enfekte edici etkenlere rastlanmaktadır.

Vitamin ve mineraller, vücüdumuzda sentezi mümkün olmayan, mutaka dışarıdan almamız gereken temel besin öğeleridir. Ancak bunların alınması için en uygun yol içinde bulundukları gıdaları tüketmektir. Bu ise dengeli beslenmekle gerçekleşebilir. Dengeli ve yeterli beslenildiğinde vitamin ve mineral eksikliği oluşmaz. Mineral eksiklikliği nadir görülür. Ancak bazı klinik durumlarda veya beslenme yetersizliklerinde vitamin ve mineral eksikliği gelişebilir. Örneğin mide-bağırsak ülserine bağlı farkında olmadan sürekli kanayarak kan kaybediliyor ise, demir eksikliği gelişebilir. Bu ve bunun gibi durumlarda eksikliği olan vitamin veya mineral ilaç şeklinde alınarak eksiklik giderilmelidir. Bunun yanında sağlıklı bireylerin ek vitamin ve mineral takviyesi almasına gerek yoktur.

Tıbbi açıdan gerekli olduğu zaman gıda takviyelerinin güvenli kullanımı için ipuçları:

1. İhtiyacımız olmayan takviyelerden kaçınmalıyız. Takviyeleri ancak gerçekten faydalı olacak içeriklere sahip oldukları, hakkında sağlam bilgilerimiz varsa kullanmalıyız.

2. Sadece ihtiyacımız olan içeriğe sahip takviyeleri tercih etmeliyiz. Eğer D vitaminine ihtiyacımız varsa yalnızca D vitamini içeren bir takviye almalıyız.

3. Birden fazla bitkisel içeriği olan takviyelerden kaçınmalıyız. Birden fazla bitkinin sağlığımız üzerine etkisini belirlemek çok zor ve masraflı bir süreçtir.

4. Eğer ilaç kullanıyorsak veya bir sağlık sorunumuz varsa doktorumuza, almayı düşündüğümüz takviyenin bize uygun olup olmadığını mutlaka danışmalıyız.

5. Hastalık iyileştirici olarak satılan takviyelerden uzak durmalıyız. Örneğin hipertansiyon, diyabet veya yüksek kolesterol gibi hastalıkları tedavi etmek amacıyla satılan takviyelerden sakınınız. Bu tip ürünlerin reklâmı çok yapılıyor olsa da, tedavi edici etkinliği tıbbi olarak kanıtlanmamıştır.

6. Kilo vermemize, cinsel ya da atletik performansımızı artırmaya yardımcı olduğu öne sürülen takviyelerden mutlaka kaçınılmalıdır. Bu takviyelerin sebepsiz ölümlerin nedeni oldukları unutulmamalıdır.

 

*: Uluslararası 2. Helal ve Sağlıklı Gıda Kongresinde sunulmuştur (7-10 Kasım 2013, Konya).

 

KAYNAKLAR:

BİNGÖL G., Biokimya, Mis Matbaası ,Ankara, 1981.

TEKMAN Ş. ÖNER N., Genel Biokimya, Fatih Yayınevi, İstanbul, 1981.

LEHNİNGER AL., Biochemistry, Worth Puplishers Inc, New York. 1988.

GÖZÜKARA EM., Biyokimya, Ofset Pepianat Ltd. Şti. Ankara .1990.

WORLD HEALTH ORGANİZATİON., Trace elements in human nutrition and health, Genova,1996.

DOĞAN M., Sağlıklı yaşamın kimyası. Popüler bilim dergisi, 2002;1:32-36.

MEHMETOĞLU İ.  Klinik biyokimya laboratuvarı el kitabı. Nobel tıp kitabevleri, Ankara. 2007

ÜNALDI M, YÖNTEM M. Biyokimya.  Aybil dijital baskı sistemleri ve matbaa, Konya. 2011

ADAM B, YİĞİTOĞLU MR., Tıbbi biyokimya. Nobel Tıp Kitabevleri, Ankara. 2012