GÜNÜMÜZDE GDO'LU BİTKİSEL ÜRÜNLER *

 

Erdoğan Eşref HAKKI1, Fatma AKIN1, Seyit Ali KAYIŞ2

 

1Selçuk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü, Konya-Türkiye

2Selçuk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü, Konya-Türkiye

E-posta: eehakki@selcuk.edu.tr

 

Özet

Yetersiz veya kötü beslenme sorununun tamamen ortadan kaldırılması ya da anlamlı derecede azaltılması halen küresel ölçekte majör bir meydan okuma konumunu korumaktadır. Dünya nüfusunun yaklaşık 0,8 milyarını oluşturan açlık sınırı altında yaşayan kesiminin gıda ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için bilimsel-temelli zirai faaliyetlerin ve beslenme politikalarının uygulanması bir zorunluluktur. Genetik olarak modifiye edilmiş kültür bitkileri (GMO veya GDO), küresel agro-biyoendüstri şirketlerinin desteklediği ileri teknolojilerin de kullanımı ile önemli gıda problemlerine hızlı çözümler sunarak tarımda dünya çapında ikinci bir yeşil devrimi yaşatacak vaatler ile gündeme gelmişlerdir. Buna göre GDO’lar, tüketiciler için güçlendirilmiş tohumlar, yeterli kaynağı olmayan çiftçiler için refah seviyelerini arttıracak verim artışları ve çevreye daha az tehlikeli kimyasal bırakan ürünler olarak sunulmuşlardır. Ancak, bitkilere ilk yabancı gen transferinin üstünden 30 yıl, ilk genetiği değiştirilmiş kültür bitkilerinin ticarileşmesinden itibaren de 17 yıl geçtikten sonra sosyal gerçeklerden vadedilen büyük beklentilerin karşılanmadığını görmekteyiz. Bu süreçte, ne yetersiz beslenme, ne de açlık problemleri aşılabilmiştir. Yine de Genetik Modifiye tohumların ekimi bugün 28 ülkede, 170 milyon hektar alanda, bunun 152 milyon hektarı başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere en fazla üretimin yapıldığı ilk beş ülkede gerçekleşmektedir. Öyle ki, GMO’lu ürünler tarımsal ilerlemeler konusunda halen medeniyet tarihi boyunca hayatımıza en hızlı giren gelişme olmuştur. İşte bu husus, GDO’lu ürünlerle ilgili çok başarılı bir örnek niteliğindeki transgenik altın pirincin (Golden Rice) yeni yüzyılın başlangıcından beri ekim için hazır olmasına rağmen küçük çiftçilerin neden hâlâ bunu kullanamadıklarını açıklamaktadır. Fakir insanların bir hastalığı olarak bilinen Vitamin-A eksikliği problemine karşı altın pirincin kesin bir çözüm yolu sunabileceğinin çok iyi bilinmesine ve bu yolla bu hastalık önlenebilir olmasına rağmen, vitamin-A eksikliği her yıl çoğunluğu 5 yaş altı çocuklardan oluşan 2,8 milyon kişinin ölümüne neden olmaya devam etmektedir. İkinci bir husus ise bu GDO’lu ürünleri geliştiren çokuluslu kimya kökenli şirketlerin birinci generasyon GDO’lu bitkilerde tercih etmiş oldukları karakterler, herbisit toleransı ve böcek direnci ile ilgilidir. Son olarak da, bu bitkilerin güvenli olmadıkları konusunun sürekli bir şekilde aktivistler tarafından uluslararası düzeyde sorgulanması GDO’lu ürünler hakkında dünya kamuoyunda haklı soru işaretleri oluşmasına yol açmıştır. Halbuki buradaki yaklaşım kanıta dayalı değildir ve belli bir düşünce veya inanca bağlı olarak şüphe duymak ise tek başına bilimsel bir temel oluşturmamaktadır. Bunun için GDO’lu ürünlerin güvenilirlikleri halen günümüz tarım sisteminde yaygın kullanımı bulunan birçok zararı kanıtlanmış uygulama ile mukayese dahi edilemeyecek düzeydedir. Genetiği modifiye edilen organizmalar olarak günümüzde seçilmiş olan dört temel tarımsal üründen (soya fasulyesi, mısır, pamuk ve kanola) soya ve pamukta 2012 yılı itibarı ile GDO’lu üretimin oranı %80’in üzerine çıkmıştır. ABD’deki herbisit dirençli yabancı otların gelişmesinde GDO uygulamalarının önemli bir rolü olup olmadığı, genetiği değiştirilmiş pamuk ekimlerinin Hindistan’daki çiftçi intiharları ile ilişkili olup olmadığı ve de Meksika’daki yerli mısırlara transgenlerin kaçıp kaçmadığı konuları GDO’lu ürünlerle ilgili günümüzün sıcak tartışma konuları arasında yer almaktadır. Avrupa topraklarının çoğunluğu GDO’dan ari bir kuşak olarak kalmaya devam ederken dünya genelinde genetik modifiye ürünlerin kullanımı da artmaya devam etmekte ve hazırlanan çok daha sofistike yeni generasyon GDO’lu ürünler üretimde yerlerini almayı beklemektedir. Avrupa ile benzer sıkı regülasyonlara sahip bir ülke olan Türkiye’de son dönemde birçok GDO’lu tohumun hayvan yemi olarak kullanılmak üzere yasal izinli olarak ilk defa Anadolu’ya girişi ve yeni izinlerin kapıda olması ise bu bölgede GDO’lu ürünlerin tüketiminin artış eğilimine işaret etmektedir.

Anahtar kelimeler: Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, GDO, Genetik modifiye organizmalar, GMO, Transgenik, Transgen, Biyoteknoloji.

 

Giriş

Tarımın geleceğinin güvencesi sayılan biyolojik çeşitlilik günümüzde en değerli hazinemizdir. Halen bitki ıslahında yararlanılan biyoçeşitliliğe yakın gelecekte daha zorlu çevre şartlarına adapte olabilecek kültür bitkilerinin geliştirilebilmesi için çok daha fazla ihtiyaç duyulacağı aşikardır. Bununla birlikte, ihtiyaç duyulan karakterleri kodlayan gen ve allellere sahip olan kültür bitkisi çeşitleri, bu karakterlere sahip farklı ebeveynlerin melezlenmesi ile başlayan süreç ile bir defa geliştirildiğinde genetik varyasyon artık istenmeyen bir durumdur. Çünkü belli bir kültür çeşidi içinde üretilen üründe yeknesaklık aranmaktadır. Dolayısıyla üretim aşamasında çeşitliliğe yer yoktur. Bunu sağlamak için kültür bitkilerinde yoğun bir ıslah süreci gereklidir. Bu süreç klasik yöntemlerle 10-15 yıl gibi uzun süreler gerektirmektedir. Bazı durumlarda ise istenen karakterler aynı tür içindeki varyetelerde veya melezleme imkanı bulunan çok yakın türler arasında ne yazık ki bulunamamaktadır. Bununla birlikte klasik ıslah programları onlarca yıl boyunca başarılı bir şekilde özellikle de verimle ilgili komponentlerde önemli gelişmelerin gerçekleştirildiği zorlu bir alan olmuştur. Üretimin tüm dünyada önemli ölçüde artışına sebep olan yeşil devrim bu klasik yöntemlerle elde edilmiş tohumlarla gerçekleşmiştir.

Tohum ıslahçı haklarının gelişmesi ile birlikte önceden rahatlıkla erişimi sağlanan pek çok bitki çeşidinde günümüzde geliştirici kişi veya kuruluşların royalite hakkı doğmaktadır ve bu durum fakir çiftçilerin aleyhinedir. Halbuki gittikçe artan stres koşullarında (kuraklık, tuzluluk, toksisite, böcek, bakteri veya viral etmenler vs. gibi) yapılan tarımsal üretimde artan oranda sofistike tohumlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu koşullara adapte olacak karakterlere sahip çeşitlerin geliştirilmesi ise hem çok masraflı, hem uzun süre alan hem de bazen türlerarası bariyere takılan durumları ortaya çıkarmaktadır. Klasik uygulamalardan 1960’lı 70’li yıllarda elde edilmiş olan mucizevi verim artışları artık geride kalmıştır. Temel ürünlerde tekrar yüksek verim artışlarına bitkilerin genetik potansiyeli günümüz şartlarında izin vermemektedir. Halbuki artan nüfus ve tüketim alışkanlıkları dikkate alındığında, dünya nüfusunun günümüz koşullarında beslenmeye devam edebilmesi için 2050 yılında buğdayda %60 verim artışının gerekli olduğu hesap edilmektedir (FAO, 2013). Çin’in ise 2025 yılına kadar tek başına ihtiyaç duyacağı gıda artışının %30-50 arasında olması planlanmaktadır (Zhang F ve ark., 2013; Zhang F. Ve ark., 2011). Kısaca, 2011-2013 yılı verilerine göre dünyada yaşayan 842 milyon aç insanın beslenme sorunları için yeni bir yeşil devrime ihtiyaç duyulmaktadır (http://www.fao.org/docrep/018/i3458e/i3458e.pdf). Her ne kadar 2009 yılında 1 milyarın üzerine çıkmış olan bu sayı 2010-2012 yılı verilerine göre 870 milyon civarına düşmüş, (Swaminathan MS, 2012), son 1 yıl içinde de ayrıca bir düşüş göstermiş olsa da istatistikler hala, dünya nüfusunun %12’si, gelişmekte olan ülkelerdeki nüfusun ise %14.3’ü (toplam 827 milyon birey) gibi çok yüksek değerleri göstermektedir. Genetiği değiştirilmiş organizmaların üretimi ise tam da bu noktada gündeme gelmektedir. Hedef iş gücü ve süreç kısaltılarak, gerekli hallerde türler arası bariyer de aşılarak, modern çeşitler geliştirmektir. Elbette, modern teknolojinin kullanıldığı bu bitki geliştirme yöntemi çok daha masraflıdır, ancak bazı durumlarda etkili çözümler sunmaktadır. Masraflar daha ziyade ülkelerin gittikçe artan oranda sıkılaştırdığı regülasyonlarla ilgilidir. Bir GDO’lu ürünü piyasaya sürmek neredeyse bir ilacı piyasaya sürmek ile eşit derecede zordur. Bundan dolayı, her ne kadar bu teknoloji herkese açık olsa da pratikte bu masrafları karşılayabilecek güçlü şirketlerin faaliyet alanında kalmaya mahkümdur. Bu da özellikle gelir durumu çok zayıf olan gelişmekte olan ülkelerin çiftçileri için ileri derecede bağımlılık anlamına gelmektedir. Ayrıca, onbin yıldır serbest dolaşan biyolojik varlıklar üzerinde sınırlı değişiklikler sonucu (bazen sadece bir gen eklenmesi) canlı sistemlerin patentlenmesi bu bitkilerin atasal formlarına ve biyolojik çeşitliliğine sahip olan ve bunu gelişmiş ülkelerle paylaşan gelişmekte olan ülkelerin şiddetli tepkisine yol açmaktadır. Ayrıca, bitki geliştirme esnasında ilave edilen gen veya genlerin doğal yollarla aktarımının olmadığı farklı türlerden gelmesi, örneğin Bt toksinini üreten genin Bacillus thuringiensis isimli bir bakteriden aktarılması, tüketicilerin önemli bir bölümü tarafından rahatsız edici bulunmaktadır. Bu transgenler öyle kötü bir algı oluşturmuştur ki, kar amacı gütmemesi bir yana, gelir düzeyi en düşük insan popülasyonlarının bir hastalığı olarak tezahür eden ve okul öncesi 250 milyon çocuğun etkilendiği ve 5 yaş altı önlenebilir A vitamini noksanlığından ölen 1 milyonun üzerinde çocuğun bulunduğu bir dönemde A vitamini noksanlığına karşı elimizdeki yegane kökten çözüm aracı haline gelmiş bulunan A vitamini öncülü beta-karoten üretmek üzere geliştirilmiş transgenik altın pirincin (Golden Rice) tohumları uzun süredir hazır bulunmasına karşın halen dünya çiftçileri tarafından ekimi gerçekleşememektedir (Whitty C. J. M, 2013). Pirinç tüketimine bağımlı olup günlük geliri 1.25$’ın altında kalan 400 milyon insanın yaşamakta olduğu dünyamızda bu genetiği değiştirilmiş ürünün ilk dağıtımının planlandığı 2014 yılı arifesinde 8 Ağustos 2013 tarihinde Filippinler’deki altın çeltik deneme tarlalarının vandalizme mağlup olup imha edilmesi ile birlikte bu transgenik ürün tekrar tartışılmaya başlanmıştır. Dünyaca ünlü Nobel ödülü sahiplerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda etkili isim bu tahribatı kınamışlardır (Editorial, 20 September 2013, Science, 341: 1320). Halbuki bu kadar büyük bir popülasyonun sorunu olan A vitamini noksanlığı çözümü olan bir sorundur. Altın çeltikten elde edilecek 150 gram pirinci tüketecek bir 6-8 yaşındaki çocuğun Çin için önerilen günlük A vitamini miktarının %60’ını alması mümkündür. A vitamini noksanlığı yaşanan Mozambik ve Uganda’da A vitamini bakımından zengin turuncu renkli tatlı patatesin dağıtımı ile bunu tüketmeye başlayan popülasyonlarda A vitamini artışları bu potansiyeli açıkça göstermektedir (Whitty C. J. M, 2013).

Ülkeler bazında ise, Avrupa kuşağı başta olmak üzere Türkiye dahil birçok ülkede çok sıkı düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Buna karşılık, Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, Kanada, Avustralya, Arjantin, Brezilya, Çin ve Hindistan gibi gelişmiş ve de gelişmekte olan pek çok ülke ise bu teknoloji ürünlerini, onlarca yıldır artan oranda yaygınlaşan bir şekilde 2013 yılı itibarı ile en az 28 ülkede 170 milyon hektar alanda, kullanmaya devam etmektedir. Hatta dünya ticaretine sahne olan soya, pamuk ve mısır gibi bazı önemli ürünlerde üretimin büyük bir kısmı (soya ve pamukta dünya üretiminin %81’i oranında) GDO’lu olarak üretilmektedir (Editorial, Nature- Special Issue, 497(7447) 2013). Hatta bu rakamlar, temel ürünlerde ABD’de %90’lar seviyesine yıllar önce ulaşmıştır (Şekil 1).

Şekil 1: ABD’de yetişen genetiği değiştirilmiş kültür bitkilerinin geleneksel ekimlere göre oranları. Scientific American 14 Ekim 2011 tarihli “Infographic: All The Genetically Modified Food You're Eating” yazısından alınarak değiştirilmiştir.

 

Halen GDO ile ilgili olarak ön planda olan ABD’de 140, ciddi sınırlamalara sahne olan AB’de ise 46 GDO’lu ürüne farklı amaçlarla kullanım izni verilmiştir. Bu ürünlerle ilgili hangi ülkede, hangi GD bitkilerinin ekildiği ve toplam ülke transgenik bitki ekim alanları Tablo 1’de yer almaktadır.

 


Tablo 1. Biyotek ülkelerin toplam GD kültür bitkisi ekim alanları (milyon hektar) ve ekimi yapılan bitki türleri

No

Ülke   

Toplam Alan (milyon hektar)

GD Kültür Bitkisi

1

ABD  

69,5

Mısır, soya fasulyesi, pamuk, kanola, şeker kamışı, papaya, kabak, yonca

2

Brezilya

36,6

Soya fasulyesi, mısır ve pamuk

3

Arjantin

23,9

Soya fasulyesi, mısır ve pamuk

4

Kanada           

11,6

Kanola,            mısır, soya fasulyesi, şeker kamışı

5

Hindistan

10,8

Pamuk

6

Çin     

4,0

Pamuk,            papaya,            kavak, domates, şeker kamışı

7

Paraguay

3,4

Soya fasulyesi,            mısır ve pamuk

8

Güney Afrika

2,9

Mısır, soya fasulyesi, pamuk, kanola, şeker kamışı, papaya, kabak, yonca

9

Pakistan

2,8

Pamuk

10

Uruguay

1,4

Soya fasulyesi, mısır

11

Bolivya 

1,0

Soya fasulyesi

12

Filipinler

0,8

Mısır

13

Avustrulya

0,7

Pamuk, kanola

14

Burkina Faso

0,3

Pamuk

15

Myanmar

0,3

Pamuk

16

Meksika

0,2

Pamuk, soya Fasulyesi

17

İspanya

0,1

Mısır

18

Şili

<0,1

Mısır, soya fasulyesi, kanola

19

Kolombiya

<0,1

Pamuk

20

Honduras

<0,1

Mısır

21

Sudan

<0,1

Pamuk

22

Portekiz

<0,1

Mısır

23

Çek Cumhuriyeti

<0,1

Mısır

24

Küba

<0,1

Mısır

25

Mısır

<0,1

Mısır

26

Kosta Rika

<0,1

Pamuk, soya fasulyesi

27

Romanya

<0,1

Mısır

28

Slovakya

<0,1

Mısır

 

Toplam

170,3

 

 

Dünya genelinde 2011 yılı itibarı ile, transgenik bitkilerin ekim alanları tüm tarla ve sebze ekim alanlarının (toplam 1,5 milyar hektar) 1/10’unu (170 milyon hektar) geçmiştir. Öte yandan, en fazla ekim alanına sahip olan ilk 5 ülke içinde yer alan ABD, kendisinden sonra gelen iki ülkenin (sırasıyla Brezilya ve Arjantin) toplam ekim alanlarından daha fazla alanda GDO’lu ekim gerçekleştirmektedir (Şekil 2).

 

 

Şekil 2: Dünyadaki toplam GDO ve GDO olmayan (geleneksel) ekim alanları oranı (solda) ile ilk 5 büyük üretici ülke ile geri kalan 23 ülkenin toplam ekim alanları yüzdesinin mukayesesi (sağda).

Herbiri 1 milyon hektar ekim alanının üzerinde olmak üzere en fazla ekim alanına sahip olan ülkelerin tamamı ise şunlardır: ABD, Brezilya, Arjantin, Kanada, Hindistan, Çin, Paraguay, Güney Afrika, Pakistan, Uruguay ve Bolivya. Dikkat edileceği üzere, bu 11 ülkenin dışında kalan 17 ülkede ekim alanları oldukça dardır. Bu 17 ülkedeki toplam ekim alanı, 2,8 milyon hektar ile en fazla ekim alanına sahip dokuzuncu sıradaki ülke olan Pakistan’dan daha azdır (Şekil 3). GDO’nun savunucularına göre bu muhteşem bitkiler sayesinde tarımsal üretimde 98 milyar dolardan fazla artış sağlanmıştır (Gilbert N., 2013). Bununla birlikte transgenik bitkilerin verimlerinin dünya ortalamasının altında olabildiği (örneğin soya ve kolza’da verim dünya ortalamasının altında, mısır ve pamukta ise dünya ortalamasının üstündedir) de gözlenmiştir. Bu sonuç şaşırtıcı değildir, çünkü ilk generasyon transgeniklerde hedeflenen verim artışı değildir. Ayrıca verim bir poligenik karakter olup çok sayıda genin etkisi altındadır ve bu karakterin iyileştirilmesi çok daha zordur (Eser V. 2012). Verimin ötesinde çevreye de önemli derecede olumlu katkı sağlandığını ilan eden GDO savunucularına göre 473 milyon kg daha az pestisit kullanıldığı için çevreye de çok olumlu katkılar sağlanmıştır. İngiltere kaynaklı PG Economics’in bir çalışmasına göre herbisit toleranslı pamuk ekimi ile birlikte 1996-2011 yılları arasında 15,5 milyon kg daha az herbisit toprakla buluşmuştur. Bu da geleneksel uygulamalara göre %6,1 daha az kimyasal demektir ve yaban hayatına etkileri de hesaba katıldığında çevreye etki bakımından %8,9 oranında bir iyileştirme hesap edilmektedir (Gilbert N., 2013). Çin’de ise ilk GDO’lu ürün olarak onay alan Bt pamuk kullanımı ile birlikte 1997 yılından beri çiftçiler verimde %6 artış sağlarken kullandıkları insektisit miktarının %80 civarında azaldığı hesap edilmektedir (Zhang F., ve ark., 2013). Bununla birlikte bu ürünlere karşı olanlar hem çevreye etki, hem de sosyo-ekonomik etkileri yönünden bu ürünleri sürekli sorgulamaktadırlar. Şüphesiz bu karmaşık bir denklemdir ve bu konuya taraf birçok aktör vardır. Bunlar, araştırmacılar, çiftçiler, GDO üreticisi tohumculuk şirketleri ve aktivistler ile birlikte elbetteki nihai hedef kitle olan tüketicilerdir. Daha da ilginci, bu tarafların her birinin konuyu izah ederken kullanmakta olduğu apayrı bir dilin varlığıdır. Kısacası, bu taraflar birbirlerini anlamaktan çok uzaktırlar (Gilbert N., 2013).

 

Şekil 3: Toplam GDO ekim alanları 1 milyon hektarı geçen 11 ülkenin ayrı ayrı ekim alanları ile diğer GDO ekimi yapan tüm ülkelerin toplam alanlarının oranları

Rekombinant DNA Teknolojisi

Son 30 yılda biyoteknolojideki gelişmeler, bilim insanlarına bitki ve hayvanların genetik yapılarını, gıda, tekstil ve sağlık alanlarında kullanılmak üzere, normalde doğasında olmayan özellikler elde edebilecek şekilde değiştirme imkanları sağladı. Rekombinant DNA Teknolojisi, transgenik teknolojisi, gen teknolojisi veya diğer bir ifade ile modern biyoteknoloji kullanılarak bitki, hayvan veya diğer organizmaların genetik yapıları üzerinde değişiklikler yapılarak doğal koşulların dışında, laboratuar çalışmaları ile, ortaya çıkarılan ürünler olan transgenik ürünler, biyotek ürünler veya GDO’lar herhangi bir canlı türünden gelen genetik materyali taşıyabilirler. Örneğin, bakteriyal veya viral bir genin bir bitki veya hayvana aktarılması ile birlikte bu gene daha önce sahip olmayan bu canlı ilgili genin ürününü tasarlandığı üzere bol miktarda üretebilir. Potansiyel olarak aktarılacak genlerin sayısı ve aktarılacak organizmalar sınırsız sayıdadır. Yani, ihtiyaç duyulan, talep edilen herhangi bir gen, hatta sentetik koşullarda üretilmiş olup doğal olarak herhangi bir canlıda varolmayan bir gen de aktarılabilir. Bu ekonomik değeri olan bir protein veya enzim olabileceği gibi taşıyıcı canlıya adaptasyon üstünlüğü veya koruyucu etkisi olan bir çeşit toksin de olabilir. Halen transgenik bitkilerde kullanılan en popüler genler herbisit toleransı (yabancı ot ilaçlarına karşı dayanıklılık) sağlayan ve böceklere karşı dirençlilik sağlayan genler veya bunların ikisinin kombinasyonudur. Bugün için, hastalıklara dayanıklılık, abiyotik streslere toleranslılık, tozlaşma kontrol sistemi veya değiştirilmiş ürün kalitesi gibi karakterlerle ilgili 30 civarında genin bitkilere ticari amaçlı olarak aktarılmış olmasına karşı halen birinci generasyon transgenikler olarak bilinen herbisit toleransı ile böceklere karşı dayanıklılık sağlayan genlerin ayrı ayrı ve bu ikisinin kombinasyonunu taşıyan transgenikler piyasada hakim durumdadır. Böceklere karşı yapılan mücadele bir üretim döneminde birkaç defa ilaçlama yapmayı gerektirebilmekte, bu da çiftçilere fazladan iş gücü ve maliyet gerektirmektedir. Bazen zararlılara karşı ilaçlamada geç kalınabilmekte, dolayısıyla üretimde düşüşlere neden olmaktadır. Biyoteknolojideki gelişmeler, zararlı böcekleri öldüren ilaçlarda mevcut etken maddelere benzer toksinleri kodlayan genlerin başka bir canlıdan alınıp hedef bitkiye transferini mümkün kılmakta, bu şekilde elde edilen GD bitki zarar veren böcekleri öldürecek toksinleri bizzat kendisi üretmektedir. Mısır bitkisinin sap ve koçanlarına girerek bitkiye zarar veren ve ürün kaybına neden olan mısır kurdu ile mücadele örnek olarak verilebilir. Bt mısır olarak adlandırılan GD mısır, bir bakterinin ürettiği toksin protein ‘Bacillus thuringiensis (Bt)’ i bütün organlarında üretmektedir. Mısır kurdu GD mısırı yediğinde böceğin midesinde Bt aktif hale gelmekte ve alkalik bir ortam oluşturmaktadır (insanların midesi asidiktir). Alkalik ortamda bu protein açılmakta ve diğer proteinler tarafından parçalanmakta böylece bir toksin oluşturmaktadır. Bu da böceğin sindirim sisteminde felce, karın duvarında da deliklere yol açmaktadır. Bu durumdaki mısır kurdu artık yemeyi durdurmakta ve açlıktan ölmektedir.

Transgenik teknolojisi bitkilerde ilk defa tütünde uygulanmış, Fraley ve ark. (1983) tarafından laboratuvar ortamında antibiyotiklere dirençli GD tütün geliştirilmiştir. Tarla ortamında GD bitkilerle ilk çalışmalar 1986’da Amerika ve Fransa’da gerçekleştirilmiştir. Böceklerin bitkilere verdikleri zararlardan dolayı böceklere karşı ilaçlı mücadele yerine geçebilmesi amacıyla, kendisi böceklere karşı toksik madde üretebilecek ilk GD bitki Vaeck ve ark. (1987) tarafından geliştirilen tütün olmuştur. Günümüzde ise, insan gıdası olarak tüketilmekle beraber hayvan yemlerinde de yaygın olarak kullanılan ve ciddi bir ekonomik öneme sahip soya, mısır, kanola; tekstil endüstrisinin temel hammaddesini oluşturan pamuk yaygın olarak üretilen GD bitkiler arasında yer almaktadır. 1996 yılından itibaren piyasaya sürülen popüler transgenik karakterlerin ekim alanı hızlı bir şekilde artmaya devam etmekte olup, bunlardan herbisit toleransı sağlayan karakterlerin ekim alanı açık ara farkla 2012 yılı itibarı ile 100 milyon hektara ulaşmıştır. 2007 yılına kadar bu karakteri takip eden böcek dirençliliği ise, yerini bu tarihten sonra ikinci sırayı alan söz konusu bu iki karakterin kombinasyonuna bırakmıştır. Günümüzde bu kombine karakterli transgeniklerin ekim alanı 40 milyon hektarı geçmiştir (News Feature, Nature- Special Issue:497(7447) 2013). En fazla ekimi yapılan ürünlerden mısırda bugün dünyadaki ekim alanının %35’ini oluşturan trangenikler (dünyadaki toplam mısır ekim alanı 160 milyon hektara yaklaşmaktadır) soya fasulyesinin toplam ekim alanının %81’ini (toplam dünya ekim alanı 100 milyon hektar), toplam ekim alanı 30 milyon hektara yaklaşan pamuğun %81’ini ve de aynı miktarlarda ekim alanına sahip olan kanola’nın da %30’unu oluşturmaktadırlar. Bu rakamlar, transgeniklerin en yoğun ekiminin yapıldığı ABD’de daha da çarpıcı bir hal almıştır. Bu ülkede ekilen pamuk, mısır ve soya fasulyesinin %90’ını genetiği değiştirilmiş çeşitler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, dünyada bugün transgenik ekim alanları 170 milyon hektarı bulmuştur. Bu ekim alanının 152 milyon’luk kısmını ilk beş ülke oluşturmaktadır. Bunlar, sırasıyla 69,5 milyon hektar ile, açık ara farkla, Amerika Birleşik Devletleri, 2003 yılında GDO ekimine başlayan Brezilya, 36,6 milyon hektar, Arjantin 23,9 milyon hektar, Kanada 11,6 milyon hektar ve yine 2003 yılında ekime başlayan Hindistan 10,8 milyon hektar ile ilk beş büyük üretici ülkeyi oluşturmaktadırlar (Şekil 2). Son yıllarda gelişmekte olan ülkelerdeki GDO’lu tarımın yaygınlaşma hızı çok artmıştır. Bu ülkeleri takip eden Çin ise altıncı sırada yer almaktadır (Şekil 3). Dikkat çekici bu önemli gelişmeye sahne olan ülkelerin ise diğer az gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldıklarında daha güçlü ekonomilere sahip oldukları, nüfus yoğunluklarının fazla olduğu ve de tarımsal amaçlı kullanım alanlarının daha geniş olduğu ortak paydada toplandıkları görülmektedir. Peki bu ülkeler neden transgeniklere yönelmişlerdir? Eser V. (2012) bu sorunun cevabını sorgularken söz konusu bu ülkelerle ilgili ortak sebeplere değinmektedir. Bunlar, karar vericilerin geri kalmakla suçlanma korkusu, etkin GDO propaganda ve lobi çalışmaları, tohumculuk sektörünün yüksek karlılık ve yenilik arayışları, üreticilerde bu ürünlerle ilgili maliyet düşürücü algının oluşması ve de bu teknolojiye sahip dev şirketlerin yerel tohumculuk şirketleri üzerindeki etki veya baskıyı ele almaktadır. Ayrıca özel sebeplerin söz konusu olduğu da düşünülmektedir. Örneğin Çin için bu özel sebep ülkenin teknoloji düzeyinin yerel şartlarda bu ürünleri üretmeye hazır hale gelmesi ve de küresel rekabet içinde yer alma isteği olarak gösterilirken, Hindistan için ülkede çok geniş ekim alanına sahip olan pamukta verimin düşük olması ve de pamuğun insan gıdası olmamasıdır. Brezilya özelinde ise ülke içinde GDO teknolojisinin geliştirilmesi, bu alanda çalışan kesimlerin ve bazı üreticilerin baskısı ile yerel şirketlerin küresel dev GDO kartelleri ile olan ilişkileri özel sebep olarak öne çıkmaktadır (Eser V. 2012). Bugün transgenik ekimi yapan ilk beşin dışındaki geri kalan 23 ülkede ise bu üretimler 2012 yılı itibarı ile 18 milyon hektarı bulmaktadır (News Feature, Nature Special Issue, 2013). Bu ülkelerden biri olan Küba’da 2012 yılında ilk defa Bt mısır ekimi, Sudan’da ise aynı yıl ilk defa Bt pamuk ekimi gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Güney Afrika, Burkina Faso ve Mısır’dan sonra Afrika’da GD kültür bitkisini piyasaya sokan 4. ülke olmuştur. İsveç ve Almanya ise piyasaya sunulmasından vazgeçildiği için GD patates ekememektedir. Polonya ise GD mısır ve patatesin ekilmesini 2013 başında yasaklamıştır. Bunun yanında Avrupa’da GD kültür bitkilerinin ekimi devam etmektedir. GD kültür bitkilerinin ekim alanında artış gösterip göze çarpan, ileri teknolojilere önemli yatırım yapan iki ülke ise Çin ve Hindistan’dır. Bu kapsamda Çin merkezi hükümeti 2008 yılında GDO ile ilgili 12 yıllık, toplam  maliyeti 3,7 milyar dolarlık, bir AR-GE inisiyatifi başlatmıştır  (Zhhang F., et al., 2013). 2012 yılında en fazla GD kültür bitkisi ekimi yapanlar arasında sırası ile Hindistan 5., Çin ise 6. sıradadır. Her iki ülkede de 7,2 milyon çiftçi GD kültür bitkisini topraklarına ekmektedirler. Gelişmekte olan 5 biyoteknoloji lideri olan Çin, Hindistan, Brezilya, Arjantin ve Güney Afrika toplam GD kültür bitkilerin %46’sını yetiştirmektedir ve bu ülkelerin toplam nüfusu toplam dünya nüfusunun %40’ını oluşturmaktadır. 10000 yıllık tarım sürecinden geçen dünyada bugün kullanılan toplam ekilebilir alanın 1,5 milyar hektar olduğunu düşünürsek, sadece 1997 yılında ticarileşen bu teknolojinin, bugün ekilebilir alanın onda birini geçen transgenik ekim alanları ile gelmiş olduğu nokta ve yaygınlaşma hızı çok daha iyi anlaşılabilir. Avrupa Birliği ise, birçok başka önemli dünya meselelerinde de olduğu gibi son derece bölünmüş ve kararsız bir tutum izlemektedir. Örneğin, Almanya ve İsveç politik nedenlerle daha önce onay verdikleri endüstriyel amaçlı nişastada kullanılan genetiği değiştirilmiş patatesi piyasadan çekmişlerdir. Buna gerekçe olarak bu ürünlere karşı gelişmiş olan kamuoyu tepkisi gösterilse de, biyoteknoloji firmalarının monopol potansiyeli ile AB içindeki bilimsel çevreler ve karar vericilerin de daha kolay buldukları içe kapanma refleksinin harekete geçmesinin daha etkili olduğu söylenebilir. Ayrıca Birleşmiş Milletler verilerine göre bu yüzyılın sonunda dünya nüfusunun %10’unun yaşayacağı AB’nin bu teknolojide ABD ve popülasyonunun çok daha ağırlıklı bir kesimi tarımda istihdam edilen Uzakdoğu’nun gelişen ekonomileri ile rekabet edebileceğine olan inançsızlığı önemli bir etken olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte yetersiz beslenme ve gıda güvenliği sorunu olmayan Avrupa’nın bu tutumunun Afrika ve Asya ülkelerine olumsuz yansımaları vardır. Örneğin Hindistan önümüzdeki 10 yılı kapsayacak şekilde GDO’lu ürünlerle ilgili yasaklama getirmeyi tartışmaktadır. Nüfusunun ¼’ü yetersiz beslenen Kenya ise geçen yılın sonunda GDO’lu gıdaların ülkeye girişine yasak getirmiş, fakat GDO ile ilgili araştırmaları serbest bırakmıştır (Whitty C. J. M., 2013). Şüphesiz trangenik ürünlerin Avrupa pazarlarına girişindeki sınırlamalar ile yüksek tohum ve kimyasal harcamaları da gelişmekte olan ülke çiftçilerini düşündüren diğer etmenlerdir. Avrupa’nın doğrudan etkilenmeyeceği ürünlerle ilgili risk algısında olumsuzluklar bu şekilde ön plana geçerken unutmamak gerekir ki transgenik teknolojinin gerekli olduğu Avrupa’nın tedarik sorunu yaşanan ürünlerinde, örneğin bazı tıbbi nitelikli ürünlerde, bu duyarlılığın geri planda kaldığı şaşırtıcı bir şekilde gözlenmektedir. Dolayısıyla Avrupa’nın bu tek yönlü ve anlaşılması zor yaklaşımlarının gelişmekte olan dünyanın gittikçe artan gıda ihtiyacı gibi kritik bir konuda ipotek oluşturmasının önüne geçilmesi elzemdir. Bilindiği üzere 2050 yılında dünya nüfusunun en az %25 artması ve bu artışın da ağırlıklı olarak gelişmekte olan ülkelerden kaynaklanması beklenmektedir. Güvenli ve doyurucu gıda tedariği ve de çevrenin daha az baskı altında kalmasına katkı sağlama potansiyeli olan bir teknolojinin bir kalemde silinmesi çok risklidir (Schroeder J. I. ve ark., 2013).

GDO’lar ve Herbisit Dirençliliği

Bugün birçok insan GDO’nun yeterince başarılı olamadığı düşüncesini taşımaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi teknolojinin odaklandığı karakterlerle ilgilidir. Bunlar genelde herbisit toleranslılığı ve böceklere dirençli ürünlerdir. Tarımsal piyasada hakimiyet sağlayan bu ürünlerden herbisit toleranslılığının ABD’deki herbisit dirençli yabancı otların gelişmesinde önemli bir rolü olup olmadığı en önemli tartışma konularının başında gelmektedir. Herbisitler üretim alanındaki istenmeyen yabancı otları ortadan kaldırmak üzere tasarlanmış kimyasal ajanlardır. Bu yabancı otlar esas ürünle beraber tarlada büyüyüp, nem, ışık ve topraktaki elementler için rekabete girerler ve tüm tarlayı kaplayarak ürünün önemli derecede (bazen ekim alanının yarısını istila ederek) verimini etkilerler. Herbisitler zararlı bitkilere karşı kullanıldığında yabancı otlar ile beraber tarladaki esas bitki de bir miktar bu ilaçlardan etkilenmekte, dolayısıyla verim düşmektedir. Esas bitkinin herbisitlerden etkilenmemesi için, kullanılan ilaca karşı toleranslı olması gerekmektedir. İşte biyoteknoloji de burada devreye girmekte, tarladaki esas bitkinin herbisitlerden etkilenmemesini sağlayacak genler kendisine biyoteknolojik yöntemlerle transfer edilmektedir. Ancak bu hikayenin iyi bilinen ilk kısmıdır. En saygın bilimsel dergilerin başında gelen Science dergisi 20 Eylül 2013 tarihli sayısındaki tarımsal analizde ‘Yabancı ot öldürücüleri öldürmemeye başlayınca ne olur?’ sorusunu yöneltmektedir. Bugün ABD tarımının önündeki en büyük problem budur. Bu ülkenin en önemli tarımsal ürünlerini oluşturan soya fasulyesi, pamuk ve mısır (bu ürünlerin %90’nını başta glyphosate(=glifosat) herbisit toleranslılığı olmak üzere transgenikler oluşturmaktadır) tarlalarının çoğunu bu herbisite karşı dayanıklı yabancı otlar bürümüştür. Farklı herbisitlerin kullanılması veya başka herbisitlere karşı dirençli GDO’ların üretilmesi de nihai bir çözüm değildir, çünkü halihazırda birçok üretim alanında birden fazla herbisite karşı tolerans geliştirmiş yabancı otlar ortaya çıkmıştır. Çok farklı bir etki mekanizmasına sahip yeni ilaçların kısa vadede geliştirilmesi de söz konusu olmadığı için (son 20 yılda farklı bir etki mekanizmasına sahip olup diğer canlılara zararlı olmayan, hızlı parçalanan bir herbisit üretilememiştir), bu durum kriz seviyesinde ele alınmaya başlanmıştır. Elbette transgenik ekimler olmasa da herbisit dirençliliği onlarca yıldır bir sorun halindedir. Örneğin, Atrazine herbisitine karşı herhangi bir kültür bitkisi genetik olarak modifiye edilmemiş olmasına karşın, bu kimyasala karşı halen 64 yabancı ot direnç kazanmıştır (Gilbert N., 2013). Ancak geleneksel uygulamalarda bunu bilen çiftçiler herbisitte ve de üründe rotasyona yönelmişlerdir. Ayrıca saban, toprağı sürme, çapalama gibi kültürel uygulamarı da kullanmışlardır. Bu uygulamalar da dirençli otların gelişmesini yavaşlatmıştır. Halbuki glifosat’a dirençli transgenikler ortaya çıkınca bu çeşitlerin ekimi ve ilacın uygulanması çok artmıştır ve dirençliliğin gelişmeyeceği varsayımı ile (çünkü yabancı otlar ölmektedir ve ilk dönemlerde bu GDO’ların üreticileri ölü otların direnç kazanmasının söz konusu olamayacağı tezini yoğun bir şekilde işlemişlerdir) uygulayıcılar rotasyondan da vazgeçmiştir. Monsanto tarafından 1990’larda Roundup markası ile pazarlanan glifosat dirençli transgenikler, yabancı otların gelişimleri esnasında yeni protein oluşturmaları bu ilaç ile engellenirken, ilaç uygulamasından herhangi bir şekilde etkilenmemektedirler. Diğer kimyasallara göre çok daha az toksik olan bu ürünün etkili olduğu yabancı ot türü de fazladır. Amerikan çiftçisi on yıldan fazla bir sürede bu ilaç ile yabancı ot kontrolünde hiç sorun yaşamamış, bu ilacın rahatlığına da iyice alışmıştır. Birçok eyalette bugün bazı yabancı ot popülasyonlarının %60’ın üzerinde bu ilaca toleranslı hale geldiği görülmektedir. Bunun üzerine ABD çiftçisi ilave ot kontrol ilaçları da kullanmaya başlamıştır. Yabancı otlarla ilgili dirençlilik konusunda bir veritabanına sahip olan WeedScience.org’a göre 2010 yılına kadar geçen beş yıl içinde 13 farklı yabancı ot türü glifosat’a karşı direnç kazanmış iken, bu dönemden sonra yeni direnç kazanan yabancı ot sayısı 2 artmıştır. Bunun sebebi olarak da çoklu herbisit uygulaması gösterilmektedir. Toplamda ise, Roundup’ın piyasaya çıktığı 1996 yılından beri 24 glifosat dirençli yabancı ot tespit edilmiştir. Şüphesiz uzun vadede bu da bir çözüm değildir, çünkü yabancı otlar bu diğer herbisitlere karşı da dirençli hale gelmektedirler. Iowa’da yapılan bir incelemede en önemli problemlerden birini oluşturan Amaranthus rudis türüne ait örneklerin %89’unun 2 veya daha fazla herbisite karşı, %10’unun ise 5 farklı herbisite karşı direnç geliştirdiği gözlenmiştir. Bugün dünyada, en fazla etkili olan yerler Brezilya, Arjantin, Avustralya ve Paraguay olmak üzere, toplam 18 ülkede glifosat dirençli yabancı otlar tespit edilmiştir (Gilbert N., 2013). Çoklu herbisit kullanımını kolaylaştırmak üzere bugün Monsanto, Syngenta, Dow ve Bayer CropScience glifosat dışındaki herbisitlere karşı dirençli transgenik çeşitler üretme telaşı içindedirler. Açıkça görülmektedir ki, bu yaklaşım da uzun vadede bir çözüm sağlamaktan uzaktır. Diğer yandan bu uygulama üretim maliyetlerini de ciddi şekilde etkilemektedir. Birkaç yıl önce Güney eyaletlerinde 50-75$ civarında olan pamuk tarlalarında hektara herbisit uygulama maliyetleri 370$ seviyesine fırlamıştır. Bunun bir yansıması olarak Arkansas ve Tennessee eyaletlerinde pamuk ekiminin sırasıyla %70 ve %60 oranlarında azaldığı görülmektedir (Service R.F., 2013). Sonuçta, dirençli otlar arttıkça uygulanan glifosat miktarı da artmakta, farklı herbisitler de kullanılmakta ve de kültürel uygulamalara da geri dönülmektedir. 2013 yılı itibarı ile 1,5 kg/ha olan herbisit kullanımının GDO’lu ekimlerin doğrudan bir etkisi olarak 2015 yılında 3,5 kg/ha’a çıkması hesap edilmektedir (Gilbert N., 2013).

Genetiği değiştirilmiş pamuk ekimlerinin yaygınlaşması Hindistan’daki artan çiftçi intiharları ile ilişkili midir?

Transgenik pamuk ekimlerine 2002 yılında başlanan Hindistan’da bugün ekilen pamuğun %90’ı GDO’ludur. Hindistan çiftçisinin oldukça düşük olan geleneksel pamuk veriminde 2002 ile 2008 arasında transgeniklerle birlikte zararlılardan daha az etkilenmesine bağlı olarak %24 artış sağladığı hesap edilmektedir. Buna bağlı olarak ta aynı dönemde bu üründeki karlılığın %50 artmış olduğu hesaplanmıştır (Gilbert N., 2013). Başka araştırmalarda ise bu rakamların tam olarak gerçeği yansıtmadığı, çünkü karşılaştırmada kısa dönemli verilerin kullanıldığı, bugün içinse bu ülkedeki pamuk ekiminin tamamına yakını transgenik olduğu için geleneksel yöntemi kullananların mukayese için yeterli olmadığı vurgulanmaktadır. Ayrıca, ilk yıllarda yeni teknolojiye geçen öncü çiftçilerin baz alınması, daha eğitimli ve bilinçli olan bu kesim ile Hindistan genelini karşılaştırmanın yanıltıcı olacağı vurgulanmaktadır. GDO’lu pamuk ekimi ile Hindistan çiftçilerinin gelir düzeyinin artıp artmadığı bir yana, iddia edildiğinin aksine GDO’lu pamuk üretimlerinin başlamasından bu yana bu ülke çiftçileri arasında görülen intihar vakalarında herhangi bir artışa rastlanmadığı Gruere G.P. ve arkadaşlarının (2011) çalışması ile International Food Policy Research Institute, Washington DC raporu ile gösterilmiştir. Yine de ekonomik nedenlerden dolayı bazı çiftçilerin zorlanmış olabileceği ve bu şekilde intihar olaylarında dolaylı bir etkinin yaşanmış olabileceği değerlendirilmektedir. Ancak bu düşünceler kanıta dayalı bilimsel verilerle desteklenmemektedir. İlk piyasaya girdiğinde Bt pamuk tohumları geleneksel tohumlardan beş kat daha pahalı olduğu için fakir çiftçilerin etkilenmiş olabileceği düşünülmektedir. Zira, zaten kredi kıskacında olan bu fakir kesimin ayrıca yerel tohum tedarikçilerinin hileli bir şekilde transgenik tohumlarla geleneksel tohumları karıştırarak sattıkları ve buna sahip olan çiftçilerinse maksimum verime ulaşamadıkları için eknomik zarara uğradıkları aşikardır. Buna rağmen bilimsel veriler aynı dönemde tüm Hindistan’da yıllık intihar vakalarının 100,000’den 120,000 kişiye çıkmış olmasına karşın, tarımsal kesinde bu oranın 20,000 kişiler civarında kaldığı, yani artmadığını göstermiştir (Gruere G. P. ve ark., 2011). Kısaca, Bt pamuğun intihar olaylarını arttırması bir şehir efsanesidir.

Meksika’daki yerli mısırlara transgenlerden gen kaçışı olmuş mudur?

Transgeniklerle ilgili bir diğer çekince konusu da aynı türe veya melezleme imkanı bulunan yakın türlere ait bitkilerle yakın mesafede yetiştirildiği durumlarda potansiyel gen kaçışıdır. Bu durum, gerçekleşmesi halinde, tarımın bir güvencesi olarak görülen biyolojik çeşitliliğe çok büyük bir darbe anlamına gelmektedir. Mısırın gen merkezi ve farklılaşma bölgesinin bir parçası olan Meksika’da 2000 yılında yaşanan bir olay bu konuyu dünya gündemine taşımıştır. Mısır yetiştiriciliği ABD için ne kadar önemli ise bu bitkinin esas anavatanı olan Meksika/Orta Amerika için de bir o kadar önemlidir. Oaxaca dağlarındaki köylerde organik mısır üretimi için sertifika almak isteyen köylülerin kutsal saydıkları mısırlarında bulunmaması gereken, transgeniklere has DNA dizilerine (p-35S isimli Cauliflower Mosaic Virus (CMV) kaynaklı bir promotör dizini tespit edilmiştir) rastlanması şok etkisi yaratmıştır (Quist D. ve Chapela I. H., 2001). Bunun yerel köy popülasyonlarının istemsiz ve bilinçsiz bir şekilde transgenik hibrit ABD mısırları ile melezlenmesi sonucu ortaya çıktığı düşünülmüştür. Kısa süre içinde çalışmanın teknik yetersizlikleri ve metodoloji hataları gündeme gelmiştir ve dünyanın en prestijli yayınevlerinden biri olan Nature’de bu ilk rapora ait desteğini geri çekmiştir (Metz M. ve Fütterer J., 2002). Sonraki yıllarda yapılmış sınırlı çalışmalarda çelişkili sonuçlar alınmıştır. Bunlardan birinde Oaxaca bölgesindeki 125 tarladan toplanan toplam 870 örnekte transgenik dizine rastlanmamıştır (Ortiz-G. ve ark. 2005). Daha sonra yapılan aynı bölgedeki bazı örneklerdeki bir taramada ise transgenik dizinlere rastlanmıştır (Pineyro-Nelson A. ve ark., 2009). Bir başka çalışmada da Meksika’nın her tarafından toplanan 1765 örnekten bazılarında transgenlere rastlanmıştır (Dyer G.A. ve ark., 2009). Halen bilim çevreleri Meksika yerel mısır kaynaklarına hibrit transgeniklerin kaçıp kaçmadığı konusunda bölünmüş durumdadır. Bu kaçışın kaçınılmaz olduğunu düşünen çevrelere göre yerel mısırın bu transgenler nedeniyle görünüşünde, tadında veya başka özelliklerinde değişiklikler olacağı iddia edilmektedir. Ancak şu ana kadar negatif bir etki gözlenmemiştir. Bazı araştırmacılara göre ise böyle bir transgen kaçışının nötral etkiye ve hatta olumlu bir etkiye yol açacağı ve yerel bitkinin daha iyi gelişim göstereceği düşünülmektedir (Gilbert N, 2013). Bu türden bir çalışmada ayçiçeğinin yabani formaları ile transgenik Bt ayçiçeğinin birlikte yetiştirildiklerinde transgenik döllerde böceğe hassasiyetin azaldığı ve bu bitkilerden daha fazla tohum elde edildiği bildirilmiştir (Snow A.A. ve ark., 2003). Konu tartışılmaya devam edilmektedir.

Yeni Nesil Transgenikler

İlk transgenikler piyasaya çıktığında beklentiler o kadar yüksekti ki, açlık sorununun ortadan kalkmasının yanında son derece besleyici gıdaların market raflarında kısa süre içinde yerlerini alacağı düşünüldü. Çevreyi de kirletmekten vazgeçecektik. Her ne kadar çevreye etki değerlendirmelerinde geleneksel üretimlerle mukayese edildiğinde çok daha az kimyasalın biyotek ürünlerle birlikte doğaya verildiği sonucuna varılmış olsa da temelde bu oluşturulan beklentinin çok altında kalınmıştır. Hatta glifosat üreticilerinin GDO’lu ürünlerle birlikte hem ilaçtan hem de tohumdan elde ettikleri çok yüksek karlılıkları GDO karşıtlarını öyle rahatsız etmiştir ki, bu gruplar söz konusu bu teknolojik tohumların ilgili şirketlerce üretilmesinin yegane sebebinin daha çok kimyasal satmak olduğu kanaatine varmışlardır. Nihayetinde onlarca yıl bu teknoloji ile özdeşleşen topu topu iki karakter olmuştur, herbisit toleransı ile böcek dirençliliği. Neyse ki bu algı önümüzdeki dönemde hızla değişecektir çünkü yeni nesil biyotek ürünler tünelin ucunda gözükmüştür.

Altın pirinç, beklendiği üzere yasal prosedürleri tamamlayıp 2014 yılında nihayet çiftçi ile buluştuğu takdirde bunun teknolojinin benimsenmesinde önemli bir etkisinin olacağı düşünülmektedir (Cressey D., 2013). Çevreye olan kimyasal salınımının azaltılmasındaki GDO rolü ne kadar görünmez ise A vitamini noksanlığına pozitif yönde bir etki o kadar görünür bir halde olacaktır. Benzer şekilde besleyici özellikleri geliştirilmiş turuncu muzların veya renkleri bozulmayan elmaların market raflarında yerini alması da bir o kadar gözle görünür karakterler olacaktır. Yeni nesil transgenik bitkilerde ortaya konacak bazı değişikliklerin hiç dışarıdan gen aktarımına gerek kalmadan (Bt karakterinin aksine) fonksiyonel genomik verilerin kullanılması ile ileri genetik manipülasyonlarla yapılacak kendi genomlarındaki değişikliklere dayanacak olması da yabancı gen aktarımının doğallığı ortadan kaldırdığı argümanını büyük ölçüde geçersiz kılacaktır. Yani bitkide potansiyel olarak kendiliğinden olabilecek bazı değişikliklerin yol açacağı iyileşmeyi önceden kestirip binlerce veya milyonlarca yıl beklemeden istek doğrultusunda yapılacak hassas uygulamalarla hayata geçirecek olan bu teknoloji bir nevi bitki ıslahını inanılmaz boyutlarda hızlandırmış olacak ve bunu yaparken de yabancı bir organizmanın genlerine ihtiyaç duyulmayacaktır.

İlk dalgada ortaya konan karakterlerde hedeflenen çiftçilerin işinin kolaylaştırılması (örn. glifosatı üreten Monsanto bu tek, güçlü ve daha az zararlı herbisit ile çiftçinin birçok ilaçla yapamadığını yapmasını hedeflemiştir), üretkenliklerinin artırılması ve de karlarının artması idi. Çiftçiler böcekler için kullanılan daha az kimyasalın çevreye olan olumlu etkilerinden ziyade böcek kontrolünü kolaylaştırdığı ve ucuzlattığı için memnun oldular. Bu da karlarına yansıdı. Yeni nesil transgeniklerde de çiftçilerin unutulması söz konusu olmayacak. Ancak tasarımlar çok daha akıllı ve bilgiye dayalı olacaktır. Örneğin Bt üreten bir GDO yerine bazı yabancı otlarda gelişmiş olan ‘alarm feromonu’ kullanılabilecektir. Bu aslında bir afid sinyalidir ve bu zararlıların kendini tehlikede hissettiklerinde salgıladıkları bir moleküldür. Bu gen buğdaya aktarıldığında, böcek zararının bitkinin toksin üretmeden ortadan kalktığı bir uygulama olmuştur. Sera koşullarında sorunsuz çalışan sistemin, şimdi de tarla denemelerine başlanmıştır. Başarı sağlandığı tekdirde başka zararlılarla bu doğal mücadele yöntemlerinin önü açılacaktır (Cressey D., 2013).

Gelişmiş ülkelerin bitkileri imajına sahip soya, mısır yerine daha lokal ürünlere de yönelinmesi, bu teknolojinin gelişmekte olan ülkeler için yararlı bir teknoloji olma özelliğini de pekiştirecektir. Bu yönde halen Afrika ülkelerinde kullanımda olan cassava mosaic virüsüne dayanıklı bir cassava çeşidine başka virüs dayanıklılığı genlerinin Zürih merkezli bir biyoteknoloji grubunca aktarılması olumlu bir adım olarak algılanmaktadır (Cressey D., 2013). Aynı mantıkla Avustralya’daki (Brisbane) Queensland Teknoloji Üniversitesi’nden James Dale liderliğinde muz bitkisine önemli bir fungal hastalık olan Panama hastalığına dirençlilik kazandırmak, muzun ayrıca beta-karoten ve demir dahil diğer mikrobesinler yönünden güçlendirilmesi çalışmaları bu teknolojinin gelir düzeyi düşük kesimlerin ihtiyaçlarını karşılamada önemli bir rolünün olacağı düşüncesini pekiştirmektedir. Afrika’da demir eksikliği gibi sorunların ne denli önemli boyutlarda olduğunu bilen uzmanlar bu geliştirilmiş muzun halen tarla denemelerinin yapılmış olduğunu ve uygulamaya hazır bir ürün halini aldığını görmekten son derece memnunlar. Endüstriyel uygulamalarda kolaylık  sağlayacağı düşünülen çekirdeksiz taş çekirdekli şeftali gibi meyveler üzerinde de çalışmalar devam etmektedir. Bir diğer ileri uygulama konusu da gelişmiş ülkelerdeki marketlerde gittikçe yaygınlaşan bir uygulama olan hazır ürünlerden soyulmuş, dilimlenmiş halde paketlenerek tüketime sunulması mümkün olmayan elmanın (çünkü rengi kahverengiye dönmektedir) bazı elma çeşitlerinde bulunan bir özelliğe (polifenol oksidaz geninin daha az ifade edildiği çeşitler) kavuşturulması sonucu bu meyvenin havuç gibi dilimlenmiş paketlenmiş meyve pazarında kayba uğramasının önüne geçilmesi çalışmalarıdır ve doğrudan tüketici odaklıdır (Cressey D., 2013).

Son zamanlarda geliştirilen uygulamalarla artık genomdaki belli bir lokusta yer alan tek bir nükleotidin değiştirilmesi, veya belli bir kromozomal bölgeye bir genin hassas bir şekilde aktarılması olanaklı hale gelmiştir. TALEN ve ZFN gibi özel enzim sistemlerinin bu yönde başarılı bir şekilde kullanılabilecekleri halihazırda bazı herbisit geni aktarımlarında gösterilmiştir. Önceki uygulamalardaki gibi rastgele bir aktarım olmadığı için genin girdiği yerde bir başka genin zarar görmesi olasılığı da ortadan kalkmaktadır (Li T. ve ark., 2012). Bu yeni uygulamalarda öne çıkan bitkilerin kendi genlerinin kullanılmasıdır. Aslında herbisit toleranslı Roundup Ready (Monsanto’nun ürünü)’nin kullanmış olduğu bakteriyal EPSPS geninin bir analoğu tüm bitkilerde mevcuttur. Bitkilerdeki bu genin işlenerek gerekli değişikliklere gidilmesi ile de pekala herbisit toleranslı bitkiler elde edilebilir. İşte yeni uygulamalarda hedeflenen tam olarak budur, dışarıdan, örn. bir bakteriden, gen alıp aktarmak yerine bitkinin kendi genini değişikliğe uğratmak. Mevcut genomik ve fonksiyonel genomik bilgiler ve ileri uygulamalarımızla artık bu işlemleri yapabilecek durumdayız. Çok yeni bir uygulama alanı ise yeni nesil kontrol ajanlarını devreye sokmaya dayanmaktadır. Genin mevcut olması, yeterli miktarda ifade edilmesi için yeterli değildir. Bunun için promotör ve regülatör bölgeler ile bazı transkripsiyon faktörlerinde değişiklikler gerekli olabilir. Yeni uygulamalarda bu değişiklikler yapılabilecektir. Ayrıca birçok genin ifadesini kontrol etme yeteneğine sahip olan küçük RNA parçacıklarının (mikroRNA’lar) keşfedilmiş olmasını pek çok araştırmacı yeni bir çığır açıcı gelişme olarak değerlendirmektedir. Bu beklentinin yersiz olmadığını bazı öncü çalışmalar çoktan göstermiştir. Zhang Y.C. ve ark. (2013) tarafından Nature Biotechnology dergisinde çok yeni çıkan bir araştırma (21 Haziran 2013 tarihli sayı) bunu ispatlayan güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışmada kullanılan OsmiR397 mikroRNA’sı, çeltikte zaten bulunan bir dizindir ve genç panikül ve tohumlarda eksprese olur. Bu da tohumları büyütürken panikül dallanmasını da arttırmaktadır. Tohum boyutu ve dane verimi ile ilişkili bu çalışmada OsmiR397’nin overekspresyonunun (genin fazla ifade edilmesi) tarla koşullarında dane veriminde %25 artışa yol açtığı gösterilmiştir. OsmiR397 fazla ifade edilince hedefindeki gen olan OsLAC’ın downregüle olduğu (daha az ifade edildiği) belirlenmiştir. Laccase-benzeri bir protein olan OsLAC geni ürünü protein ise bitkinin brassinosteroidlere olan hassasiyeti ile ilişkili bir metabolittir. OsmiR397 mikroRNA’sının farklı türlerde oldukça iyi korunmuş bir yapıya sahip analoglarının bulunduğu bilindiğine göre bu yöntemin farklı tahıllarda, ilgili gen analogları üzerinde çalışılarak bunun dane verimi artışında kullanılabilme ihtimali yüksektir (Zhang Y.C. ve ark., 2013). Bu mikroRNA’ların zaten doğal olarak bitkide bulunuyor olması ayrıca önemlidir, çünkü son dönemde ortaya çıkan bazı araştırma sonuçları ilginç bir şekilde bitkisel/gıda kökenli bazı mikroRNA’ların bu bitkisel ürünlerinin, bu bitkisel ürünler pişirilmiş dahi olsa, bunları tüketen insan veya hayvanların serumunda belli ölçüde biriktiğini ve de sahip oldukları dizine bağlı olarak memelilerde gen ekspresyonlarını regüle ettiklerini göstermiştir. Aynı tür içinde mikroRNA için normal sayılan bu regülasyon fonksiyonu bitkiler alemine özel mikroRNA’ların bambaşka bir alemdeki (Hayvanlar aleminde) bir canlının moleküler düzeyde etkinlik göstererek canlının fizyolojisine etki etmesi ve genlerin ifadesini kontrol etme gücü gıdaların sadece vücudumuzun besin ihtiyacını karşılayan komponentler olmadığı, ayrıca türler ve hatta alemler arasında regülatör sinyal molekülleri şeklinde bilgi de taşıdığını göstermiştir. Örneğin yağ profili ile ilgili memeli LDL reseptörü ile ilişkili bir protein olan LDLRAP1’in transkripsiyonu olmayan 3’ bölgesinde bir bitki miRNA’sı olan MIR168a hedef bölgesine sahip olduğu ve yiyeceklerle alınan miRNA’larla regüle edilebileceği düşünülmektedir (Zhang L., ve ark., 2012a; Zhang Y. ve ark., 2012b). Henüz bu XenomiR (yabancı miRNA) mekanizması tam olarak çözülmüş değildir. Öncü bilgiler sindirim sistemindeki asidik ve enzimatik ortamdan geçerken bu mikroRNA’ların zarar görmemelerini mikrovesiküllerin ve spesifik RNA-transporter benzeri proteinlerin rolüne (lipid, protein ve polisakkaritlerin yardımı ile korunarak taşınmaları sayesinde zarar görmemektedirler) bağlamaktadır. Bu yeni olgunun ise GDO risk değerlendirmesinde dikkate alınması gereken bir husus olduğunu savunan araştırmacılar da vardır (Heinemann J. A., ve ark., 2013). Bu olayın iyi olan tarafına bakmak gerekirse, mikroRNA’ları kullanarak bitkilerden tedavi amaçlı bilgi aktarımının mümkün olabileceği, örneğin tıbbi bitkilerde bulunabilecek bazı mikroRNA’ların insandaki bazı metabolik olaylara bilgiye dayalı müdahale imkanının bulunduğu anlaşılmaktadır (Jiang M. ve ark., 2012; Witwer K., 2012).

Araştırmalar açıkça göstermektedir ki ıslah çalışmaları hızla moleküler ıslaha kaymaktadır. Hem de sadece belli bitkilerde değil. Meyve ağaçlarında ıslah çalışmaları geleneksel yöntemlerle onlarca yıl almakta iken bu bitkiler için de yeni olanaklar doğmaktadır. Böyle bir uygulamada Appalachian Meyve Araştırmaları İstasyonu’ndan Ralph Scorza liderliğinde bir ekip eriğe kavaktan bir gen aktararak bitkinin çok daha erken evrede çiçeklenmesini ve sürekli çiçek açmasını sağlamışlardır. Kavaktan aktarılan bu gen sayesinde kısa sürede çiçek açan ve bunu sürekli yapan bu bitkide seleksiyon, melezleme ve diğer geleneksel yöntemlerle hastalığa dirençlilik sağlayan karakterler gibi istenen bazı genleri transgenik olmayan klasik ama hızlandırılmış yöntemlerle kısa sürede aktardıktan sonra ilk etapta çiçeklenme ile ilgili aktarılan gen geri çıkarılarak ortada değişikliğe uğratılmış ama GDO olmayan bir bitki kalır. Başka araştırmacılar da benzer şekilde farklı karakterler üzerinde, örneğin turunçgillerde bu tür çalışmalar yapmaktadırlar (Cressey D., 2013). ABD’de yasa düzenleyiciler bu tür yeni nesil uygulamaları klasik GDO regülasyonlarına tabii tutmayacaklarını, bunun faklı bir kategori oluşturduğunu ilan etmişlerdir. GDO karşıtlarının da bu yeni uygulamaları faklı değerlendirmesi beklenmektedir. Farklı bazı durumlarda ise ilgilenilen karakterle ilgili genetik varyasyon sınırlıdır. Örneğin Afrika’da önemli bir yeri olan bir baklagil olan börülce bitkisinde Maruca vitrata böceğine karşı dirençlilik ile ilgili araştırmacılar klasik yöntemlerle yıllardır mücadele etmektedir. Halbuki Bt toksini bu böceğe karşı etkilidir ve Nijerya’lı araştırmacılar melezleme ile bu geni aktardıkları yerel çeşitlerde tarla koşullarında %95 oranında direnç sağlamışlardır. Halen Bt börülce ile ilgili denemeler Burkina Faso, Gana ve Nijerya’da devam etmekte olup, dirençli tohumların 2017 yılında çiftçi ile buluşması planlanmaktadır. Bt toksininin 200 milyon börülce tüketicisi ile tüm Afrika’da börülce veriminde %70 artış sağlayabileceği değerlendirilmektedir. Ayrıca bu dirençlilik sayesinde insektisit kullanımının %67 oranında azalacağı düşünülmektedir (Whitty C. J. M. ve ark. 2013). Milyonlarca insanın hayat kalitesini arttırıcı başka bir hayat kurtarıcı ürün ise kuraklığa toleransı arttırılmış mısır olabilir. Halen 300 milyon Afrikalı için temel besin kaynağı niteliğinde olan mısırın Afrika’da üretiminde %10-25 oranlarında kuraklığa bağlı verim kaybı yaşanmaktadır. Başarılı çalışmaların bulunduğu kuraklık toleranslı mısır ile %20-30 arasında verim artışı mümkündür (Whitty C. J. M, 2013). Aynı şekilde bitkisel ürünlerin biyofortifikasyonunda kullanılabilecek karakterler de önemli potansiyel taşıyan yeni nesil uygulamalardandır. Bu çerçevede kullanılabilecek membran transporter proteinlerinin önemli bir yer tutması büyük olasılıktır. Bu proteinleri kodlayan birçok gen halihazırda temel bitkilerde belirlenmiş durumdadır veya başka canlılarda belirlenmiş olup kültür bitkilerinde kullanım potansiyeline sahiptir ve verim artışı, besin değerinin iyileştirilmesi, toksik ağır metal/Kadmiyum/Arsenik gibi zararlı elementlerin tohumda veya tüketilen diğer bitki organlarında birikmesinin engellenmesi, birçok stres faktörlerine karşı (tuz, patojen, alüminyum, bor gibi stres faktörleri örneklerinde olduğu gibi) kullanımları ile hem verim artışı, hem sınırlı toprak kaynaklarının daha etkin kullanımı, hem de ekilebilir alanların genişletilmesinde etkili olabilecek çok özel karakterler olup yakın gelecekte bitkisel üretimde belirleyici role sahip olabilecekleri anlaşılmaktadır (Schroeder J. I. ve ark., 2013).

Ülkemizde, Avrupa’da ve ABD’de GDO düzenlemeleri

Ülkemizde GDO hakkındaki ilk mevzuat çalışmaları o dönemki ismiyle Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından 1998 yılında başlatılmıştır. Bu mevzuat yurtdışında ve yurt içinde geliştirilmiş olan GDO için uygulanacak prosedürleri kapsamaktaydı. 2003 yılında ise Türkiye, Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nü imzalaması ile Biyogüvenlik Yasası çıkartma yükümlülüğü altına girmiş oldu. Bu protokol GDO’yla ilgili prosedürleri de kapsayan, biyoçeşitliğiliğin sürdürülebilmesi ve korunması ve hızla günümüze adapte olan modern biyoteknolojinin etkileri, güvenliği ve insan sağlığı için alınan riskleri değerlendiren yasal düzenlemelerden oluşmaktadır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan, Biyogüvenlik Kanunu öncesinde 26 Ekim 2009’da Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine dair yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlandı. Daha sonra yayımlanan yönetmeliklerde bazı değişikliklere de gidildi.

- Bu yönetmeliğe göre; “Gıda veya yem, GDO’lardan biri ya da birkaçını toplamda, en az %0.9 oranında içeriyor ise, GDO’lu olarak kabul edilir” ifadesi yönetmelikte yer alırken 20 Kasım 2009’da bu madde kaldırılmıştır ve etiketleme zorunluluk haline getirilmiştir. Ayrıca ürün etiketinde tüketiciyi bilgilendirmek amacı ile GDO’lu gıdanın eşdeğer gıdalardan besinsel içerik ve kullanım farklılıkları belirtilmek zorundadır. Eğer GDO’lu gıdadan kaynaklı bir risk mevcut ise etikette belirtilmelidir. Etikette verilen bilgiler tüketicinin anlayabileceği bir dilde, yanlış anlaşılmalara müsaade etmeyecek biçimde sunulmalıdır. 26 Ekim 2009 tarihli yönetmelikte “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz” maddesi  yönetmelikte yer almaktaydı. Fakat 20 Kasım 2009’da yapılan değişiklik ile bu madde kaldırılmıştır. Ürünün GDO’suz olduğu ispatlandığı takdirde “GDO’suzdur” şeklinde etiketlenebilecektir. 26 Ekim 2009’da yayımlanan Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik kaldırılmış olup şu anda 13 Ağustos 2010’daki mevzuat baz alınmaktadır. Bu son mevzuata göre,

-GDO ve ürünlerinin Bakanlık tarafından onay alınmaksızın piyasaya sürülmesi

-Genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi,

-GDO ve ürünlerinin bebek mamalarında ve bebek/çocuk ek besinlerinde kullanılması

-GDO ve ürünlerinin, Bakanlığın belirlediği Kurulun kurallarına aykırı olarak kullanılması veya kullandırılması yasak olarak belirtilmiştir.

Ülkemizde genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvan üretimi yasak olmasına rağmen araştırma ve geliştirme amaçlı yapılacak faaliyetler için herhangi bir yasak yoktur. Fakat bu yönetmeliğe göre Bakanlığa bilgi verilmesi zorunludur. Eğer AR-GE ve eğitim amaçlı ithal edilecek GDO ve ürünleri söz konusu olursa Bakanlıktan izin alınması gerekmektedir. İthal edilecek GDO ürün miktarına ise TAGEM (Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü) karar vermektedir.

26 Ekim 2009’da yayımlanan yönetmeliğe göre “İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı ve piyasaya sunulması yasaktır.”  Kullanılan ilaçlarda yer alan antibiyotiklere direnç genlerinin GDO’lu gıdalarda yer almaması çeşitli uluslararası kuruluşlar tarafından da vurgulanmaktadır. Her bir GDO için, bilimsel esaslara göre değiştirilmiş gen ya da genler esas alınarak bir defaya mahsus olmak üzere Bakanlık tarafından oluşturulan komiteler risk değerlendirmesi yapar ve rapor verir. İzin verilen GDO ve ürünlerinin kayıt altına alınması ve ürünün her aşamada takibinin sağlanması amacıyla, GDO ve ürünlerini ithal edenler, işleyenler ve piyasaya sunanlar Bakanlığa beyanda bulunmak, GDO ve ürünlerini GDO içerdiğine dair belgeler eşliğinde nakletmek, taşımak ve etiketleme kurallarını uygulamakla yükümlüdür. GDO’lu ürünün ithal edilmesi durumunda yine aynı yönetmeliğe göre üretici ülkenin vermiş olduğu belgeyle beraber yüklendiği ülkenin yetkili otoritesince düzenlenmiş, parti numarası, miktarı ve GDO çeşidini belirten belge aranır. GDO’lu ürün yetiştirmek yasak olmasına rağmen alıcı ülkenin talebi doğrultusunda işlem yapılmaktadır. Alıcı ülkenin GDO ile ilgili talebinin olmaması durumunda genel ihracat mevzuatına göre işlemler gerçekleştirilir. Bakanlık tarafından yapılan değerlendirmeler sonucunda GDO riski taşıdığı belirlenen fakat ithalat yapılan firma tarafından GDO’suz ürün olduğu taahhüt edilen ürünlerin ülkeye girişine izin verilmez (Türkiye, GDO ile Ekonomik ve Sosyal Açıdan Nasıl Getiri Sağlar? Tepav Raporu-Selin Arslanhan Memiş).

Ülkemizde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca kullanımına onay verilmiş olan 3ü soya, 16sı mısır olmak üzere 19 çeşit GD hayvan yemi bulunmaktadır (Tablo 2). Kullanılmakta olan bu hayvan yemleri mısır zararlılarına dayanıklı olması, glisofat herbisidine toleranslılık ve glifosinat amonyum herbisitine toleranslılık özelliklerden hepsini veya bazılarını taşımaktadır. Bu belirtilen hayvan yemlerinin kullanımı için ilgili bakanlığa başvuran kurumlar ise Türkiye Yem Sanayiciler Birliği, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği, Yumurta Üreticileri Merkez Birliğidir.

Tablo 2. Türkiye’de kullanımına onay verilmiş olan GDO’lu hayvan yemleri, genleri ve özellikleri

Tarih

Biyogüvenlik Kurulu Kararı

GDO'lu YEM

Gen

Özellik

21.04.2012

28271/17

MON88017 mısır

cp4 epsps, cry3Bb1

Mısır zararlılarına dayanıklı ve
glisofat herbisitine toleranslı

21.04.2012

28271/18

MON810 mısır

cry1Ab

Mısır zararlılarına dayanıklı

21.04.2012

28271/19

59122xNK603 mısır

cry34Ab1 ve cry35Ab1;pat geni;cp4 epsps

Mısır zararlılarına dayanıklı; glifosinat amonyum herbisitine toleranslı; glisofat herbisidine toleranslı

24.12.2011

28152/4

Bt11 mısır;

cry1 ve pat

Mısır zararlılarına dayanıklı ve glifosinat amonyum herbisitine toleranslı

24.12.2011

28152/5

DAS1507 mısır

crf1F ve pat

Mısır zararlılarına dayanıklı ve glifosinat amonyum herbisitine toleranslı

24.12.2011

28152/6

DAS59122 mısır

cry34Ab1 ve cry35Ab1,pat

Mısır zararlılarına dayanıklı ve glifosinat amonyum herbisitine toleranslı

24.12.2011

28152/7

DAS1507xNK603 mısır

cry1F, pat ve cp4 epsps

Mısır zararlılarına dayanıklı; glifosinat amonyum herbisitine toleranslı; glisofat herbisidine toleranslı

24.12.2011

28152/8

NK603 mısır

Epsps

Glisofata toleranslı

24.12.2011

28152/9

NK603xMON810 mısır

cry1A ve epsps

Mısır zararlılarına dayanıklı ve glisofata toleranslı

24.12.2011

28152/10

GA21 mısır

Epsps

Glisofata toleranslı

24.12.2011

28152/11

MON89034 mısır

cry1A.105 ve cry2Ab2

Mısır zararlılarına dayanıklı

24.12.2011

28152/12

MON89034xNK603 mısır

cry1A.105 ve cry2Ab2

Mısır zararlılarına dayanıklı; glisofat herbisidine toleranslı

24.12.2011

28152/13

Bt11xGA21

cry1Ab, pat ve mepsps

Mısır zararlılarına dayanıklı; glifosinat amonyum herbisitine toleranslı; glisofat herbisidine toleranslı

24.12.2011

28152/14

59122x1507xNK603 mısır

cry1F, cry34Ab1 ve cry35Ab1;pat;cp4 epsps

Mısır zararlılarına dayanıklı; glifosinat amonyum herbisitine toleranslı; glisofat herbisidine toleranslı

24.12.2011

28152/15

1507x59122 mısır

cry1F; cry34Ab1 ve cry35Ab1;pat

Mısır zararlılarına dayanıklı; glifosinat amonyum herbisitine toleranslı

24.12.2011

281512/16

MON88017xMON810 mısır

cry3Bb1;cry1Ab; cp4 epsps

Mısır zararlılarına dayanıklı; glisofat herbisidine toleranslı

26.01.2011

27827

A2704-12 Soya fasulyesi;
MON40-3-2 Soya fasulyesi;
MON89788 Soya fasulyesi

pat;cp4 epsps

Glifosinat amonyum toleranslı; glisofat toleranslı

ISAAA Ticarileşmiş GD/Biyotek Kültür Bitkilerinin Küresel Durumu-2012 raporunda belirtilen uluslararası arenada GDO ile ilgili mevcut uygulamalardan bazıları şu şekildedir (ISAAA Kısa Link: http://goo.gl/IAV6kJ):

Kanada

Kanada’da etiketleme eşdeğer gıdalarda farklılık gösteriyorsa yani piyasaya sürülecek olan gıdanın kompozisyonu, besinsel içeriğinde değişiklik varsa ya da alerji gibi sağlık sorunları ihtimalini taşıyorsa etiketleme yapılmaktadır. Yapılan etiketlemenin halk tarafından anlaşılabilir, güvenilir olmasına özellikle dikkat edilmekte ve yanlış anlaşılmalara yer vermemesine özen gösterilmektedir.

GD gıda üreticilerinin etiketleme yapması isteğe bağlıdır. Etiketleme yapıldığı takdirde gerçeklere dayalı, yanlış anlaşılmalardan uzak bilgiler içermesi gerekmektedir.

ABD

Eşdeğer gıdalardan beslenme değerlerinde, kullanımında farklılık barındırıyorsa veya sağlık endişesi içeriyorsa gerçeklere dayalı, açık ve yanlış anlaşılmalardan uzak bilgiler içermesi şartıyla etiketleme yapılmaktadır. Biyomühendislik yöntemleriyle üretilmiş olan gıda eşdeğeri olan yerel gıdadan içerik olarak farklıysa yerel gıdanın ismini taşıyamamaktadır (Food and Drag Administration kısa linki: http://goo.gl/dQUm8Z)

Gıda üreticisi firmalar için nasıl etiketleme yapılacağına dair FDA tarafından Haziran 2001’de gönüllü etiketleme (Voluntary Labelling) denilen bir kılavuz yayımlandı. Bu kılavuza göre gıda üretici firmalar tüketicilere sundukları ürünler hakkında açık, anlaşılır ve güvenilir bilgiyi vermekle yükümlüdürler. Kılavuz ayrıca örnekleriyle birlikte etiketlemenin nasıl yapılacağını açık bir şekilde üretici firmalara sunmaktadır.

Avrupa Birliği/Birleşmiş Krallık (İngiltere)

Avrupa Birliği mevzuatlarına göre 1997’den beri GDO içeriği veya GDO varlığı durumunda ya da GDO’dan üretilmiş gıdanın son halinde hâlâ GD DNA veya GD protein içeriyorsa etiketleme yapılmaktaydı. 2003 yılında yapılan düzenleme (AB Düzenleme No.1829/2003) ile  GD ürünü veya türevinin değeri %0.9’u geçtiği takdirde etiketleme şart koşulmuştur.

- Genetik mühendisliği ile üretilen ürünler (örneğin genetik mühendisliği teknolojisi ile üretilen enzimlerle yapılan peynirler) etiketlemeye tabi değildirler.

- GD yemle beslenen hayvanların ürünleri olan et, süt, yumurta gibi ürünlerde etiketleme zorunlu değildir. Ama detaylı bilgiler içerisinde yer verilebilir.

- Avrupa Komisyonunun onay vermediği herhangi bir GD ürününe kesinlikle izin verilmemektedir (Kısa linki: http://goo.gl/swYc6i).

İsveç ve Almanya 2012 yılında GD patates ekimine son verdi. Polonya ise 2013 yılının başında, Ocak ayında, GD mısır ve  patatesin ekimini yasakladı (‘Poland bans cultivation of GM maize, potatoes’ kısa Linki http://goo.gl/X1TTvV)

Avustralya/Yeni Zelanda

Zaruri etiketleme talebi 2001 Aralık ayında yürürlüğe girdi. Gıdanın besinsel değerlerinin değişmesi veya gıdanın genetik değişiklik sonucunda yeni DNA veya protein içermesiyle karakterinin değiştiği durumlarda etiketleme mecburidir. İstenmeyen kontaminasyonda %1’lik değere kadar izin verilmektedir.

Etiketlenmenin yapılmadığı istisnai durumlar:

- GD kültür bitkilerinden elde edilen ama yeni DNA veya protein içermeyen gıdalar (GD soya, mısır va kanoladan elde edilen yağ, şeker, nişasta vb.).

- Gıda katkıları ve işlem yardımcıları (Son gıda ürününde yeni bir DNA veya protein olmadığı müddetçe).

- Tatlandırıcı (Son gıda ürününde %0.1’den az olduğu durumda).

- Restaurantlar gibi gıdanın hazırlandığı satış noktaları.

- Rekombinant DNA dışındaki teknikler ile genetiği değiştirilmiş kültür bitkilerinden elde edilen gıdalar.

Japonya

Japonya’da Balıkçılık, Orman ve Ziraat Bakanlığı (MAFF) çevre güvenliği, gıda güvenliği onayları ve biyotek gıdaların etiketlenmesinden sorumludur. 1 Nisan 2001’de MAFF, üretilen gıdanın son halinde biyotek DNA veya protein içermesi durumunda etiketlenmesi gereken biyotek gıda ürünlerinin nasıl etiketleneceğine dair bir kılavuz (şema) yayınladı.

MAFF mevzuatlarına göre ürünün toplam ağırlığının en az %5 olması durumunda rekombinant DNA etiketi konulmaktadır.


Kore

Kore Gıda ve İlaç İdaresi (The Korea Food&Drug Administration=KFDA) GD mısır, soya ve soya filizini içeren işlenmiş gıda ürünlerinde veya işlenmiş gıda ürününde bu üç gıda maddesi ilk beşte yer alıyorsa etiketlemeyi şart koşuyor. Eser miktarda içerikte yer alıyorsa etiketlemeden muaf kalıyor. Bu üç içeriğin kasıtsız GDO kontaminasyonunun eşik değeri %3’tür.

Kore Ziraat ve Orman Bakanlığı bu 3 ürünün sevkiyatında da etiketleme istemektedir. Sevkiyat doğrudan tüketim malı içeriyor ve biyoteknoloji ile %3’ten fazla komponent içeriyorsa etiketleme uygulanmaktadır.

Kimlik koruma (Identity Preservation=IP) taşıma belgesi etiketleme gerektirmemektedir.

Sözlük:

Altın pirinç: Vitamin A’nın öncülü olan beta-karoteni sentezleyebilmesi için genetik mühendisliği yöntemleri ile üretilen pirinç.

Bacillus thuringiensis (Bt):  Haşeratlardan kurtulmak amacıyla kullanılan toprak bakterisi. Ürettiği toksik madde ile bu böcekleri sindirim sistemleri üzerinden etkisiz hale getiriyor.

Bt toksini: Bacillus thuringiensis toprak bakterisinden izole edilen Bt toksin geninin bitkilere aktarılması ile bitkiler haşeratlara karşı dayanıklı hale geliyor. Böylece bitkiler böceklere karşı toksin üretebiliyorlar.

Biyoteknoloji: Canlı organizmalar veya biyolojik sistemlerin kullanımı ile onları geliştirmek ve daha verimli hale getirmek amacıyla biyoloji ve diğer disiplinlerin (mühendislik, diğer fen bilimleri) birlikte çalıştığı teknolojilerin tamamıdır.

GDO: Modern biyoteknolojik yöntemler kullanılmak suretiyle gen aktarılarak elde edilmiş, insan dışındaki bitki, hayvan ve mikroorganizma dâhil canlı organizma. (Biyogüvenlik Kanunu’nda GDO için belirtilen tanım)

Genom: Canlı organizmanın sahip olduğu tüm kalıtım bilgisi.

Genotip: Canlı organizmanın DNA’sında kodlanan genetik bilginin tamamı.

Glufosinat : Zararlı otlarla savaşmak için kullanılan bir herbisit. Glufosinata dirençli genetiği değiştirilmiş kültür bitkilerinin sahip olduğu pat veya bar geni ise Streptomyces sp. bacterilerinden izole edilip bitkiye aktarılmıştır.  En çok kullanılan marka: Liberty

Glyphosate (Round up):  Zararlı otları kontrol edebilmek amacı ile kullanılan bir herbisittir.  Agrobacterium tumefaciens’dan izole edilen EPSP enzim geni, bitkilere aktarılarak EPSP enziminin biyosentezi bitki tarafından gerçekleştirilebiliyor. Marka ismi: Round up

Herbisit: Kültür bitkilerinin büyümesini engelleyen ve bitkilerin verimini düşüren çeşitli zararlı otların büyümesini engellemek amacıyla kullanılan ilaç, kimyasal.

Herbisit toleransı (Herbisit direnci): Kültür bitkilerinin, zararlı otlara karşı kullanılan herbisitlerin büyüme ve verimlerini etkilememeleri amacıyla kazandıkları veya sahip oldukları direnç.

İnsektisit: Kültür bitkilerini korumak amacıyla böceklere karşı kullanılan böcek ilacı.

Pat geni: Bilimsel adı Phosphinotricin acetyltransferaz genidir. Glufosinate herbisitine karşı bitkiye tolerans sağlar.

Pestisit: Çeşitli böcek, kemirici, mantar, zararlı otlar veya bitkilere zararlı olabilecek diğer bitki ya da hayvan yaşam formlarını yoketmek, kontrol etmek amacı ile kullanılan ilaç.

Pestisit toleransı: Kültür bitkilerini korumak amacıyla kullanılan pestisitin esas bitkilerin büyümesini ve verimini düşürmemesi için bu bitkilerin sahip olduğu veya kazandığı tolerans.

Rekombinant DNA teknolojisi: Doğada kendiliğinden oluşması mümkün olmayan, başka bir genetik kaynaktan konak canlıya genetik mühendisliği teknolojisi ile gen aktarımı yöntemine denilmektedir.

Transgenik: Genetik mühendisliği teknolojisinin kullanımı ile başka bir canlıdan aktarılan geni taşıyan canlı organizmaya transgenik denilmektedir. Genetiği değiştirilmiş organizma, transgenik organizma ve rekombinant organizma aynı anlamda kullanılmaktadır.

Yeşil Devrim: 1940 ve 1970 yılları arasında gerçekleşen bilim ve teknolojinin  tarım alanında getirdiği yenilikler ile dünya çapında tarımsal olarak verimin arttığı dönemi işaret eden bir terimdir.

*: Uluslararası 2. Helal ve Sağlıklı Gıda Kongresinde sunulmuştur (7-10 Kasım 2013, Konya).

 

Referanslar:

http://goo.gl/GhB8XU. Türkiye, GDO ile Ekonomik ve Sosyal Açıdan Nasıl Getiri Sağlar? Tepav Raporu

http://www.tepav.org.tr/upload/files/1271313864r1670. Turkiye_GDO_ile_Ekonomik_ve_Sosyal_Acidan_Nasil_Getiri_Saglar.pdf

http://www.isaaa.org/resources/publications/pocketk/7/

http://phys.org/news/2013-01-poland-cultivation-gm-maize-potatoes.html (Erişim tarihi: 24 Eylül 2013) Poland bans cultivation of GM maize and potatoes

http://www.fao.org/publications/sofi/en/

http://www.fao.org/docrep/018/i3458e/i3458e.pdf

http://en.wikipedia.org/wiki/Genetically_modified_crops - cite_ref-13

http://www.nature.com/nature/journal/v328/n6125/pdf/328033a0.pdf

http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=infographic-all-the-genetically-mod-2011-10#   Infographic: All The Genetically Modified Food You're Eating Scientific American, 14 Ekim 2011. Erişim Tarihi: 04.10.2013

Cressey D. (2013). A new breed. Nature. 497 (7447): 27-29.

Dyer, George A.; Antonio Serratos-Hernandez, J.; Perales, Hugo R.; et al. (2009). Dispersal of Transgenes through Maize Seed Systems in Mexico. Plos One 4(5): Article Number: e5734.

Editorial, Science, Standing Up for GMOs. Vol. 341, 20 September, 2013).

Eser V. (2012). GDO’lar neden tartışılmaktadır? TÜRKTOB Temmuz-Eylül 2012. 1 (4): 22-30.

Fraley, RT et al. (1983) Expression of bacterial genes in plant cells. Proc. NatL. Acad. Sci. USA 80: 4803–4807.

Food and Agricultural Organization of United Nations (2013). Crop Prospects and Food Situations, No.1. Retrieved from http://www.fao.org/docrep/017/al998e/al998e.pdf

Gilbert, N. (2013). A hard look at GM crops. Nature 497(7447): 24-26.

Service R.F. (2013). What happens when weed killers stop killing? Science 341: 1329.

Gruere, Guillaume; Sengupta, Debdatta. 2011. Bt Cotton and Farmer Suicides in India: An Evidence-based Assessment. Journal of Developments Studies: 47(2)SI: 316-337.

Heinemann J. A., Agapito-Tenfen S. Z., Carman J. A. (2013). A comparative evaluation of the regulation of GM crops or products containing dsRNA and suggested improvements to risk assessments. Environment International 55: 43–55.

Jiang M., Sang X. ve Hong Z. (2012). Beyond nutrients: Food-derived microRNAs provide cross-kingdom regulation. BioEssays 34(4): 280–284.

Li T., Liu B., Spalding,M.H., Weeks D.P., Yang B. (2012). High-efficiency TALEN-based gene editing produces disease-resistant rice. Nature Biotechnology 30(5): 390-392. 

Metz, M. ve Futterer, J. (2002). Biodiversity (communications arising) - Suspect evidence of transgenic contamination. Nature 416(6881): 600-601.

News Feature, Nature Special Issue, 2013

Ortiz-Garcia, S; Ezcurra, E; Schoel, B; et al. Absence of detectable transgenes in local landraces of maize in Oaxaca, Mexico (2003-2004): Proceedıngs of the National Academy of Sciences of the United States of America. 102(35): 12338-12343.

Pineyro-Nelson, A.; Van Heerwaarden, J.; Perales, H. R.; et al. (2005).Transgenes in Mexican maize: molecular evidence and methodological considerations for GMO detection in landrace populations. Molecular Ecology 18(4): 750-761.

Quist, D; Chapela, IH (2001). Transgenic DNA introgressed into traditional maize landraces in Oaxaca, Mexico Nature 414(6863): 541-543.

Schroeder J. I., Delhaize E., Frommer W. B., Guerinot M. L., Harrison M. J., Estrella L. H., Horie T., Kochian L. V., Munns R., Nishizawa N. K., Tsay Y. F. & Sanders D. (2013). Using membrane transporters to improve crops for sustainable food production. Nature 497(7447): 60-66.

Snow A.A., Pilson D., Rieseberg L.H. et al. (2003) A Bt transgene reduces herbivory and enhances fecundity in wild sunflowers. Ecological Applications 13(2): 279-286.

Swaminathan MS (2012). Combating Hunger, Science 23 November Vol.338: 100.

Vaeck, M et al. (1987) Transgenic plants protected from insect attack. Transgenic plants protected from insect attack. Nature 328, 33–37.

Whitty C. J. M., Jones, M., Tollervey, A., Wheeler T. (2013). Africa and Asia need a rational debate on GM crops. Nature 497(7447): 31-33.

Witwer K. W. (2012). XenomiRs and miRNA homeostasis in health and disease. Evidence that diet and dietary miRNAs directly and indirectly influence circulating miRNA profiles. RNA Biology 9:(9): 1147–1154.

Zhang F., Chen X., Vitousek P. (2013). An experiment for the world Nature 497(7447): 33-35.

Zhang F., Cui Z., Fan M.,  Zhang W.F., Chen X.P., Jiang R.F. (2011). Integrated Soil-Crop System Management: Reducing Environmental Risk while Increasing Crop Productivity and Improving Nutrient Use Efficiency in China. J. Environ.Qal. 40(4): 1051-1057.

Zhang L., Hou D., Chen X., Li D., Zhu L., Zhang Y., Li J., Bian Z., Liang X., Cai X., Yin Y., Wang C., Zhang T., Zhu D., Zhang D., Xu J., Chen Q, Ba Y., Liu J., Wang Q., Chen J., Wang J., Wang M.,  Zhang Q., Zhang J., Zen K. ve Zhang C. Y. (2012a). Exogenous plant MIR168a specifically targets mammalian LDLRAP1: evidence of cross-kingdom regulation by microRNA. Cell Research 22:107–126.

Zhang Y., Wiggins B. E., Lawrence C., Petrick J., Ivashuta S. ve Heck G. (2012b). Analysis of plant-derived miRNAs in animal small RNA datasets. BMC Genomics 2012, 13:381.

Zhang Y.-C.,  Yang Y.,          Wang C.-Y.,    Li. Z.-Y.,         Liu Q., Xu J.,   Liao J.Y., Wang X.J., Qu L.H.,            Chen F.,          Xin P., Yan C.,           Chu J., Li H.Q.            & Chen Y.Q. (2013). Overexpression of microRNA OsmiR397 improves rice yield by increasing grain size and promoting panicle branching. Nature Biotechnology 31: 848–852.