ÖZEL DÖNEM VE DURUMLARDA BESLENME *

 

Habibe ŞAHİN, Betül ÇİÇEK

 

Erciyes Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Kayseri

ÖZET

Beslenme anne karnından yaşamın sonuna kadar, insan hayatının ve sağlığının teme­lini oluşturur. Büyüme ve gelişme, sağlığın korunması, sürdürülmesi, birçok hastalığın tedavisi ve yaşam kalitesi bireyin beslenme uygulamaları ile yakından ilgilidir. Bes­lenmeye ilişkin tercihler, tutum ve davranışlar bireyin eğitim ve çalışma yaşamındaki performansını, dolayısıyla başarısını etkilemektedir. Vücut için gerekli olan enerji ve besin maddelerinin eksik ya da gereğinden fazla alınması sağlığın çeşitli şekillerde bozulmasına yol açar.Yeterli ve dengeli beslenme hastalıkların tedavilerinde de önemli rol oynar. Çeşitli hastalıklarda beslenme tedavisi, tıbbi tedavinin etkinliğini, vücut direncini, yaşam kalitesi ve süresini arttırır, komplikasyonları ve hastanede kalış süresini kısaltır. Kısaca beslenme hayatın her döneminde ve her koşulda en önemli çevresel faktördür.

BEBEK BESLENMESİ

Bebeklerin yeterli ve dengeli beslenmeleri, onların sağlıklı olmasının, büyüme ve gelişmesinin en önemli belirleyicisidir. İyi beslenmeyen çocuklarda ishaller ve enfeksiyon hastalıkları sıklıkla görülür, ağır seyreder ve ölümle sonuçlanır. Bir diğer gerçek ise bebeklerde beslenmenin uzun dönemde sağlık üzerine olan etkilerinin olması, yetişkin dönemde görülen kronik beslenme hastalıklarının (kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, yetişkin tip diyabet hastalığı ve bazı kanser türleri gibi) önlenmesinde önemli rol oynamasıdır.

Bunun için her bireyin, doğumdan itibaren protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve minerallerden oluşan besin ögelerinden yaşına uygun bir şekilde, her gün yeterli ve dengeli olarak alması gerekir. Çocuklar, sürekli büyüyen bir organizmaya sahip oldukları için besin ihtiyaçları da yaş dönemlerine göre farklılık gösterir. Vitamin ve mineral yetersizlikleri (demir ve iyot gibi) zekâ geriliğine ve bilişsel işlevlerin bozulmasına neden olmaktadır. Bebeğin yeterli beslendiğinin ve sağlıklı olduğunun bilinmesini sağlayan en iyi yol büyümesinin izlenmesidir.

0-1    Yaş Grubu Bebeklerde Beslenme İlkeleri

·      Bebek, ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmelidir. Anne sütü, çocuğun ilk 6 ay içinde tüm besin ögeleri ihtiyacını karşılayarak istenilen büyüme ve gelişmeyi sağlar. Ancak, anne sütünde D vitamini yetersiz olduğu için D vitamini desteği verilmeli ve uygun saatlerde bebeğin güneş ışığından yararlanması sağlanmalıdır. Cam arkasından yapılan güneşlenme yarar sağlamaz.

·      6 aydan sonra gerek annenin süt salgısının gittikçe azalması, gerekse bebeğin ağırlık kazanarak büyümesi, bebeğin gereksinimlerinin karşılanamamasına neden olur. Bu nedenle, ek (tamamlayıcı) besinlere 6. aydan sonra başlanmalı, anne sütü de verilmeye devam edilmeli ve emzirme 2 yaşına kadar sürdürülmelidir. Bebek emdiği sürece anne sütü, bebeği içerdiği enfeksiyon önleyici maddeler sayesinde ishal ve diğer tüm enfeksiyonlara karşı korur.

·      Ek besin, bebeğe anne sütüne ek olarak verilen besindir. Bu dönemde verilen besinlerin; miktarı, sıklığı ve zamanı önemlidir. Ek besinler, bebeğin bulunduğu aya ve sindirim sistemi özelliklerine göre düzenlenmelidir.

·      Anne sütü ve ek besinler, kesinlikle biberonla verilmemeli ve emzik kullanılmamalıdır. Çünkü emzirme, biberonla beslenmeden daha fazla emme gerektirir. Bu da bebeğin çenesinin gelişmesine ve güçlenmesine yardım eder. Bebek ek besinlere geçerken kuvvetli çene yapısıyla daha iyi çiğneme hareketi yapar.

·      Bebeğe biberon verildiğinde, anne memesini de biberon emer gibi emmeye başlar. Annenin sadece meme ucunu emdiği için meme ucu yaralarına sebep olur. Anne istekli emziremez ve meme yeterince boşaltılamadığı için yani etkili bir emme sağlanamadığı için gittikçe süt üretimi azalır; bebek doymaz ve kilo alamaz. Anne sütü yetmediği için mama veya benzeri yiyecekler vermek zorunda kalır. Biberon, hijyenik değildir. Biberondan bebeğin vazgeçmesi çok zor olduğundan bebek büyüyüp çocuk olduğunda bile kullanır. Çene ve diş yapısını bozar. Ek besinlere geçerken kaşık kullanımını zorlaştırır. Bebek, her şeyi biberondan emilecek kıvamda ister ve çiğnemesi gelişmez. Bebek, biberon emerken daha fazla hava yuttuğu için sindirim problemi yaşar. Biberonların başlıkları yıprandıkça değiştirmek gerekir ve fazladan para harcanır. Oysaki emzirme masraf gerektirmez.

Anne Sütünün Yararları

Bebeğin vücut ve ruh sağlığı için en uygun besindir. Her annenin sütü kendi bebeği için en uygun bileşimdedir.

Her zaman taze ve mikropsuzdur. Bebeğin tüm gereksinimlerini karşılar.

Daima hazırdır, ekonomiktir.

Anne sütü kolay sindirilir, emilim oranı ve bebeğin vücudunda kullanımı yüksektir.

Bağışıklık ögelerini içerir ve hastalıklardan korur.

Hormonlar ve büyüme etmenleri içerir.

Çene ve diş gelişiminde rolü vardır.

Anne sütü alan bebeklerde ishal, solunum yolu, idrar yolu, orta kulak iltihabı, göz enfeksiyonları daha az görülür ve iyileşme daha çabuk sağlanır.

Çocukluk ve yetişkinlik çağında görülen bazı kronik hastalıkların oluşma riskini azaltır (Tip I diyabet, çölyak, şişmanlık, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon vb.).

Anne sütü, bebeğin ilk aşısıdır (özellikle ağız sütü-kolostrum). Anne sütü, aşıların etkinliğini artırır. Alerjiye karşı koruyucudur.

Anne sütü, bebek için doğal sakinleştiricidir.

Emzirilen bebekler, anneleriyle yakın ten temasında oldukları için güven duyguları gelişmiştir. Emzirme, anne ile bebek arasındaki duygusal bağı güçlendirir.

Anne sütü, bebeğin ruhsal, bedensel ve zekâ gelişimine yardımcı olur.

Anne sütü alan bebeklerin ortalama zekâ (IQ) puanları daha yüksektir. Anne, kendi beslenmesine de özen göstermelidir. Süt verimi için annenin sık aralıklarla emzirmesi ve memeyi tamamen boşaltmasının yanı sıra; süt, annenin vücudunda yapıldığı için alınan besinlerin çeşitliliği ve yeterli miktarda olması da önemlidir. Anne, yeterli ve dengeli beslenmeyi sağlayamazsa süt yapımı için gerekli besin ögeleri anne depolarından sağlanacaktır. Bu durum annenin sağlığı üzerine büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Annenin kısa zamanda güçsüzleşmesine, sık sık hastalanmasına sebep olabilmektedir.

Emzirme Sıklığı: Bebek her istediğinde emzirilmelidir.Uyanma, hareketliliğin artması, memeye yönelme, ağzı ile aranma, ağlama bebeğin acıktığının belirtilerindendir. Bebek, her istedikçe sık sık emzirilirse, memenin tamamı boşaltılırsa süt gittikçe artar ve bebeği 6 ay sadece anne sütü ile beslemeye yetecek duruma gelir. Bebeğin her ay en az 500 gram alması, anne sütünün yettiğini gösterir. Bebek, bir gün içerisinde (24 saat) ortalama 10-12 kez emzirilmelidir. Yeni doğan bebeğin midesinin küçük oluşunun yanı sıra anne sütünün sindiriminin ve emiliminin kolay ve çabuk olması nedeniyle bebek sık aralıklarla (1-2 saat) acıkır. Bu dönemde bebekler, hızlı bir büyüme ve gelişme sağladıkları için daha fazla besine ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç sık sık emzirilerek giderilir. Aynı zamanda memelerin uzun süre emzirilmemesi veya tam boşaltılmaması nedeniyle oluşan doluluk ve rahatsızlık hissi, hatta meme kanallarının tıkanması gibi anneyi zora sokan durumlar da ortadan kalkar. Emzirme sırasında anne memesinde kalma süresi en az 5 dakika olup bebek memeyi bırakana (meme boşalana) kadar (20 dakika) devam edilmelidir.

Memeden Kesme: Anne sütü ile beslenmenin en az 2 yaşına kadar sürdürülmesi önerilmektedir. Bu süre sonunda bebek yavaş yavaş anne memesinden ayrılabilir. Memeden ayırma; birden yapılmamalı, önce gündüz emzirmeleri, arkasından gece beslenmeleri kaldırılarak sonlandırılması uygun olur. Anne sütünden kesme, çocuğun hasta olduğu bir dönemde yapılmamalıdır. Anne memeden ayırdığı çocuğundan ilgiyi eksik etmemeli, çocuğun meme ayrılığı ile anne ayrılığını aynı anda yasamaması için, memeden kesilirken anne ile çocuk ayrılmamalıdır.

Ek (Tamamlayıcı) Besinler

Anne sütü, bebek için ilk doğal besindir. İlk 6 aya kadar sadece anne sütü verilmelidir. Bu sürede su dahi verilmemelidir. 6. aydan sonra anne sütünün yanında uygun zaman ve miktarda ek besinlere başlanmalıdır. Emzirme iki yaşına kadar sürdürülmelidir (Tablo 1).

Ek besinlere erken başlandığında;

Bebeğin 6. aydan önce ek besinlere gereksinimi yoktur. İhtiyacı olan tek besin anne sütüdür. Ek besinler, anne sütünün yerini alacağından, bebek annesini daha az emer, süt üretimi azalır ve bebeğin besin ihtiyacı karşılanamaz.

İlk aylarda bebeğin sindirim sistemi tam gelişmediğinden ek besinleri sindiremez. İshal veya kabızlık oluşabilir.

Ek besinler, anne sütü kadar temiz olmayacağından bebeğin ishale yakalanma riski artar.

Bebek, anne sütünden aldığı korucu maddeleri, ek besinlerden alamayacağı için bağışıklık sistemi etkilenir. Hastalıklara yakalanma riski artar.

Şişmanlığa neden olur.

Ek besinlere geç başlandığında;

Bebeğin gereksinimi olan enerji ve besin ögeleri karşılanamaz.

Bebeğin büyümesi yavaşlar ya da tamamen durur.

Bebek, gerekli besin öğelerini alamadığından kansızlık, gelişme geriliği, vitamin yetersizliği hastalıkları, zihinsel gelişim geriliği gibi bazı sorunlar görülebilir.

Tablo 1. 0-12 Ay bebeklere anne sütünün yanı sıra verilmesi gerekli besinler

Yaş (ay)

Verilmesi Gerekli Besin

0-6

Sadece anne sütü

7

Yoğurt, meyve suları ve ezmeleri, pekmez, sebze çorbaları, tahıllı çorbalar, tarhana çorbası (acısız).

Katı pişmiş yumurta sarısı, et (kıyma olarak çorbalar içinde), ezilmiş tavuk ve balık etleri, kırmızı mercimekli tahıl karışımı çorbalar.

8

1 tam yumurta, iyi pismiş nohut-mercimek-tahıl karışımı (ezilerek) sebze yemekleri (ezilerek), ekmek (çorbaların ve yoğurdun içinde)

9-12

Bu dönemde bebek ailenin yediği yemeklerin çoğunu yiyebilir ve sofraya oturtulmaya başlanır. Ancak, bebeğe günde en az 2 su bardağı süt veya yoğurt ve 1 adet yumurta gibi gelişimini sağlayan besinler verilmelidir

 

Anne Sütü Almayan Bebeklerin Beslenmesi

Anne sütü alması olanaklı olmayan bebekler hazır mama ya da bebeğin ayına göre sulandırılmış inek sütü ile beslenebilir. Daha önce de belirtildiği gibi, az miktarda gastrointestinal kan kaybına neden olduğu için bebeklere bir yaşından önce inek sütü verilmesi önerilmemektedir. Ancak hazır bebek mamaları genellikle pahalı olduğundan, her bebek için uygun olmayabilir. Bunun yerine inek sütünün bebeğin ayına göre sulandırılarak verilmesi daha ekonomiktir. Aynı yöntemle yoğurt da sulandırılarak verilebilir. Bebeklere düşük yağlı veya yağsız sütlerin verilmesi, ilk 2 yılda uygun değildir. Anne sütü hiç almayan bebekler biberonla beslenebilir. Ancak, biberonun temizliğine dikkat edilmesi gerekir. Ayrıca, biberon deliğinin uygun boyutta olduğu kontrol edilmelidir. Uygun biberon deliği; şişe ters çevrildiğinde önce ip gibi, ardından damla damla süt akışına izin vermelidir. Anne sütü almayan bebeklere mama veya süt 50 ml’den başlayarak ilk günler 7-8 öğün verilir, daha sonra miktar arttırılıp öğün sayısı azaltılarak, bebeğin ağırlık artısına göre düzenleme yapılır.

Tablo 2. Anne sütünün olmadığı hallerde 0-12 ay bebeklere verilmesi gerekli besinler

Yaş (ay)

Verilmesi Gerekli Besin

0-1

Süt veya yoğurt (1 ölçü süt veya yoğurt + 1 ölçü su şeklinde sulandırılır), 1 çay bardağı süt veya yoğurt karışımına 1 çay kaşığı şeker, yarım çay kaşığı zeytinyağı eklenir. 15 günlükten itibaren 1 tatlı kaşığı C vitamininden zengin mevsimine uygun meyve suyu verilir.

2

Süt veya yoğurt (2 ölçü süt veya yoğurt + 1 ölçü su şeklinde sulandırılır), 1 Çay bardağı süt veya yoğurt karışımına 1 çay kaşığı şeker, yarım çay kaşığı zeytinyağı eklenir. Taze meyve suyunun miktarı arttırılır.

3

Süt veya yoğurt sulandırılmadan verilir. Taze meyve suyu günde ortalama 1 çay bardağına çıkarılır.

4

Sebze çorbaları, acısız tarhana ve yoğurtlu çorbalar.

5-6

Meyve ezmeleri, et (kıyma olarak çorbalar içinde), katı pismiş yumurta sarısı (1/8’i verilerek başlanır), kırmızı mercimekli tahıl karışımı çorbalar, ezilmiş tavuk ve balık etleri.

7-8

1 tam yumurta, iyi pişmiş nohut-mercimek-tahıl karışımı (ezilerek), sebze yemekleri (ezilerek), ekmek (çorbalar ve yoğurdun içinde).

9-12

Bu dönemde bebek ailenin yediği yemeklerin çoğunu yiyebilir ve sofraya oturtulmaya başlanmalıdır. Ancak bebeğe günde en az 2 su bardağı süt veya yoğurt ve 1 yumurta gibi gelişimi sağlayan besinler verilmelidir.

 

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIN BESLENMESİ

1-5 yaş arası çocukları kapsayan bu döneme “okul öncesi veya oyun çocuğu dönemi”denir. İlk yaştan itibaren çocuk, giderek bağımsızlık kazanmaya başlar. Aile içinde çocuk, gelişmekte ve değişmekte olan bir bireydir. Bu gelişme ve değişme döneminde çocuğun yeme alışkanlıkları da doğrudan veya dolaylı olarak ailenin, özellikle anne, baba ve kardeşler ile bakıcının beslenme alışkanlıkları uygulamalarından etkilenir. Anne ve babaların yemek yedirmek için ısrar, ödüllendirme, ceza vermegibi davranışları, çocuğun yeme alışkanlıklarını olumsuz yönde etkiler. Bu yaşlarda, yetersiz ve dengesiz beslenme durumunda, fiziksel gelişimin yanı sıra zekâ gelişimi ve öğrenme yetenekleri de olumsuz yönde etkilenmektedir. Bu durum, çocukların okul dönemlerinde karşılarına öğrenme güçlüğü ve başarısızlık olarak çıkar. Bu kazanılan alışkanlıkların, ileri yaşlardaki beslenme alışkanlıklarının temelini oluşturacağı unutulmamalıdır.

Okul öncesi çocukların beslenmesinin amacı; optimal büyüme, gelişme ve aktivite için yeterli enerji ve besin ögelerinin sağlanması, çocuğun tat duyusunun gelişiminin teşvik edilmesi, besinlere alışmasını ve besinlerden hoşlanmasını sağlamaktır. Okul öncesi çocukların diyetinde besin çeşitliliği sağlanmalı, diyet farklı yapıda, tatta ve renkteki besinlerden oluşmalıdır.

Bu Dönemde Uyulması Gereken Kurallar

Çocuğun bir yaşından itibaren kendi kendine kaşık kullanması desteklenmelidir.

Çocuk, dudak ve dilini kullanmayı ve çiğnemeyi öğrenmiş olmalıdır (pütürlü yiyeceklere zamanında başlanmalıdır).

Yeni lezzet ve yapıdaki besinler, beslenmeye eklenmelidir.

Besin çeşitliliği fazla, besleyici değeri yüksek, az miktarla gereksinmeyi karşılayabilecek yemekler hazırlanmalıdır (etli kabak dolması ve yoğurt veya çeşitli sebzeler, et ve yoğurt içeren çorbaların hazırlanması gibi).

Çocuk, aile sofrasına oturtularak kendi kendine yemek yeme alışkanlığını kazanmalıdır.

Çocuğa, yemek yeme saatleri ile televizyon ve oyun saatlerini ayırt etme davranışı kazandırılmalıdır.

Öğün aralıkları belirli olmalı, çocuk aralarda abur cubur beslenmeye alıştırılmamalıdır. Tatlılara odaklanmaktan sakınılmalı, tatlılar, ana yemek olarak değil yemeğin bir parçası olarak görülmelidir.

Çocuğun kendi tabağına, kendi servisini yapma olanağı sağlanmalıdır. Böylece çocuk yiyebileceği miktarı kendisi ayarlayabilir.

Çocuğun tabağına, tüketebileceği miktar kadar yemek konulmalı, “doydum” dediğinde saygı gösterilmelidir.

Çocuk, aile ile aynı yemekleri yiyebilir. Özel olarak yemek hazırlanmasına gerek yoktur. Ancak hazırlanan yemekler; aşırı tuzlu, acılı, baharatlı ve aşırı yağlı olmamalıdır. Kızartmalardan kaçınılmalıdır.

Çocuğun beslenmesi ek zaman ve dikkat gerektirir. Sabırlı davranmalı, çocuk yüreklendirilmeli, yerken denetlenmelidir. Çocuk, yemekle değil sevgi ve ilgi ile ödüllendirilmelidir.

Okul Öncesi Çocukların Tüketmesi Gereken Besin Türleri, Miktarları ve Öğün Sayısı

Çocuklar, yetişkinlerle aynı besinlere gereksinim duyar, ancak gereksinim duyulan miktarlar daha azdır.

Okul öncesi çocukların öğün saatleri düzenli olmalıdır ve öğün atlanmamalıdır. Kahvaltı alışkanlığı kazandırılmalıdır. Çocuk, her zaman aile ile beraber kahvaltı yapmalı ve tek başına kahvaltı yapmaya zorlanmamalıdır. Çocuklar, günde beş veya altı öğün beslenmelidir. Çünkü midelerinin kapasitesi sınırlıdır.

• Çocuklar, üç ana ve 2-3 ara öğünde beslenmelidir. Ara öğünler meyve, taze meyve suyu, süt, ayran, peynirli poğaça, börek, sandviç, tost, kek gibi besinlerden oluşturulabilir. Öğünlerde sunulan besinler, çocuğa iki seçenek şeklinde sunularak çocuğun tercih yapması sağlanabilir. Böylece çocuk besin seçme davranışı kazanabilir.

• Sabah, öğle ve akşam ana öğünlerinde yedikleri izlenmeli, böylece öğünlerde tükettiği besin miktarına bakılarak kuşluk, ikindi ve yatarken meyve, süt, yoğurt, ayran veya peynir, ekmek gibi besinler verilmelidir.

• Okul öncesi çocukların porsiyonları, yetişkin porsiyonlarının 1/4’ü ile 1/3’ü arasında olmalıdır.

• Yemeklerde mümkün ise zeytinyağı, fındık yağı vb. sıvı yağlar kullanılmalıdır. Günlük ortalama yağ tüketimi 3 tatlı kaşığı civarında olmalıdır.

• Besin çeşitliliği ile yeterli ve dengeli beslenmenin sağlanması için besinler, besleyici değerleri yönünden 4 grup altında toplanmaktadır. Bir grup içinde yer alan besinler, birbirinin yerine tüketilebilmektedir. Kahvaltı, önemli bir öğün olup kesinlikle atlanmamalıdır. Günde üç öğün yemek yenildiğinde ve her öğünde her gruptan besin önerilen miktarlarda tüketildiğinde, yeterli ve dengeli beslenme sağlanır. Et, yumurta, kuru baklagiller; süt ve ürünleri; taze sebze ve meyveler; ekmek ve tahıllar dört besin grubunu oluşturmaktadır. Çocuklara sunulan porsiyon, yetişkin miktarlarının yarısı veya ¾’ü kadardır.

OKUL ÇAĞI ÇOCUKLARIN VE ERGENLERİN BESLENMESİ

Okul çağı çocuklarında ve ergenlerde, büyüme ve gelişme hızlıdır. Bu nedenle bu yaş grubu çocuklarda yeterli ve dengeli beslenme önem taşımaktadır. Besin çeşitliliği artırılmalı ve öğün atlanmamalıdır. Kahvaltı günün en önemli öğünüdür. Yetersiz ve dengesiz beslenen çocuk, hastalıklara karşı dirençsiz olur, sık hastalanır, hastalığı ağır seyreder, okula devamsızlık nedeniyle okul başarısı düşer. Diğer yandan bu tür çocuklarda beslenmeye bağlı kansızlık, iyot yetersizliğine bağlı hastalıklar (guatr, cücelik, zekâ geriliği vb.) şişmanlık, zayıflık, kemik ve diş sağlığı bozuklukları gibi sık görülen sorunlar ortaya çıkar. Yetişkinlik çağı hastalıklarının temelleri bu dönemde atılır. Sonuç olarak; çocukluk ve ergen döneminde sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivite alışkanlıkları kazandırılmalıdır.

Enerji ve Besin Öğeleri Gereksinimi

Okul çocuklarının enerji harcamaları yaşlarına ve fiziksel aktivitelerine göre 1800-2500 kalori arasında değişim gösterir. Protein gereksinimleri; çoğunluğu hayvansal kaynaklı proteinden sağlandığı durumda 24-45g/gün ya da 6 yaşında 1.1g/kg ile 7-12 yaşta 1 g/kg arasında değişir. Bitkisel kaynaklı protein alımı yoğunluklu ise protein gereksinimi artar.

Koroner kalp hastalıklarının önlenmesi için okul çocuklarının diyetinde, günlük toplam yağ alımının toplam enerjinin %30’unu, doymuş yağ alımının toplam enerjinin %10’unu ve günlük alınan kolesterol miktarının 300 mg’ı asmaması önerilmektedir. Optimal kemik gelişimini sağlamak için yeterli kalsiyum alımı ve demir yetersizliği anemisinin önlenmesi için yeterli demir alımı sağlanmalıdır. Demir yetersizliği anemisi; okul başarısının düşük olmasında risk faktörüdür.

Bu çağdaki çocukların; sabahları kahvaltı yapmadan okula gitmesi ve okulda geçen sürenin uzun olması nedeniyle uzun süre aç kalması, öğle yemeğine eve gelemeyen çocukların okulda iyi beslenme imkânlarının olmaması, çocuğun fiziksel aktivitesinin çok az veya çok fazla olması gibi beslenme ile ilgili sorunları olabilir.

Okul çocuklarında demir eksikliği anemisi; düşük zekâ puanı, öğrenmede güçlük ve akademik başarıda gecikme ile ilişkili bulunmuştur. Okul çocuklarının beslenmesinde amaçlanan hedeflere ulaşabilmek için:

• Çocuğa, yapacağı bütün işlerde zaman ayarlamasını öğretmek gerekir. Çocuk; çalışma, uyuma, yemek yeme ve oynama gibi isler için zamanını dengeli kullanma alışkanlığını bu dönemde kazanır. Bu alışkanlık, geç kalma korkusu yüzünden kahvaltıyı ihmal etme sorununu çözümler.

• Okulda kalma süresi uzun olduğu zaman, çocuklara besin değeri yüksek, hazırlama gerektirmeyen süt veya ayranla birlikte peynir-ekmek, yumurta-ekmek, tahin helvası-ekmek gibi yiyeceklerden oluşan ara kahvaltısı ve benzer sandviçler okulda verilmeli ya da evden hazırlanıp çocuğun çantasına konulmalıdır.

• Okul kantinleri ve okul çevresindeki yiyecek ve içecek satısı yapan yerler sürekli denetlenerek, taze ve besin değeri yüksek yiyecekler, örneğin; kola ve gazoz yerine süt, ayran, taze sıkılmış meyve suları (portakal suyu gibi) ve besleyici sandviçler satılması sağlanmalıdır.

• Okul çocukları 3 öğün beslenmeli, ara öğünlerde süt, meyve veya besleyici sandviçlere yer verilmelidir.

• Sportif faaliyetlere katılan okul çocuklarının enerji harcamaları artarken, okul sonrasında televizyon ve bilgisayarla fazla vakit geçiren çocukların enerji harcamalarında azalma olur. Enerji gereksinmesinde artış olduğu durumda, öncelikle tahıllar, gerekirse şeker ve yağ alımı arttırılmalıdır. Enerji gereksinimi azaldığı durumda ise aşırı kilo alımını önlemek için, diyette öncelikle yağ ve şeker alımı gerekirse tahılların alımı azaltılmalıdır. Besinleri sevip sevmeme durumları sıklıkla bu dönemde oluşur ve okul dönemi boyunca da değişim devam eder. Bu nedenle, okulda çocuklara beslenme ve besinler konusunda eğitim verilmelidir.

• Evde ebeveynler doğru beslenme konusunda çocuklara örnek olmalı ve besin seçimi ve hazırlanması süreçlerine onların da katılmalarını sağlamalıdırlar.

Ergenlik dönemi, bebeklikten sonra büyümenin en hızlı olduğu önemli bir dönemdir. Çocuk ergenlik döneminde erişkinlikteki boyunun %20’sini, ağırlığının %50’sini kazanır. Beslenme, ergenlerin maksimum büyüme potansiyellerine erişebilmeleri için önemli bir faktördür. Bu dönemde yetersiz beslenenlerin genetik potansiyellerini yakalayamadıkları belirtilmektedir. Ergenlik dönemindeki sağlıklı beslenme, ileri yaşlardaki bazı hastalıkların önlenmesinin yanı sıra, geleceğin anne-babalarına olumlu ve kalıcı beslenme alışkanlığı kazandırma açısından da önemlidir.

Enerji: Aynı yaş ve cinsiyetteki ergenlerin enerji gereksinmesi, aktivite düzeylerine ve olgunlaşma durumlarına bağlı olarak farklı olabilir. Genel olarak kızlar erken ergenlik döneminde (11-14 yaş), erkekler ise orta ergenlik döneminde (15-18 yas) daha fazla enerjiye gereksinim duyarlar. Sağlıklı beslenme ilkeleri göz önüne alınarak, ergenlerin artan enerji gereksiniminin; yağ ve şekerden ziyade tahıllar (ekmek, makarna, pilav vb.) kurubaklagiller, meyve ve sebzelerden karşılanması önerilir. Ergenlerin yetersiz enerji alımı, özellikle kızlarda bir çok besin ögesinin özellikle de demirin yetersiz alımına yol acar. Bazı hastalık durumlarında kronik diyet uygulaması, sürekli tıbbi uygulamalar (diyaliz gibi) yeme bozuklukları, ergen gebeliği, madde bağımlılığı ve sosyo ekonomik yoksunluk, ergenlik döneminde yetersiz enerji alımına yol acar.

Protein: Ergenlerin protein gereksinmesi, yaştan daha çok büyüme biçimi ile ilgilidir. Dünya Sağlık Örgütü’nün ergenler için günlük protein alımı önerisi; protein alımı yumurta, süt gibi protein kalitesi yüksek olan besinlerden sağlanmak koşulu ile 0.8-1.0 g/kg’dır.

Yağ ve Kolesterol: Koroner kalp hastalıklarının önlenmesi için ergenlerin diyetinde, günlük toplam yağ alımının; toplam enerjinin %30’unu, doymuş yağ alımının toplam enerjinin %10’unu ve günlük kolesterol alımının 300 mg’ı aşmaması önerilmektedir. Ergenler için günlük beslenme planları yapılırken; yağ ve doymuş yağ oranı daha az olan yağsız et, tavuk, balık, düşük yağlı süt ürünlerine yer verilmelidir.

Mineraller: Ergen büyürken mineral gereksinmesi de artar. Kalsiyum, demir ve çinko ergenlik döneminde büyüme için özellikle önemlidir. Ergenlik boyunca kaslar ve iskeletin hızlı gelişimi, hayatın bu dönemini kemik büyümesi ve kalsiyum depolanması için kritik bir dönem haline getirir. Bu dönemde kemik kütlesinin optimal düzeye ulaştırılması, sonraki yasamda osteoporoz riskini azaltmaya yardımcı olur. Ergenlerde günlük kalsiyum gereksinmesi her iki cins için 1300 mg’dır. Ergenin kalsiyum gereksinmesinin karşılanabilmesi için günde en az 3 su bardağı süt veya yoğurt ve 1-2 kibrit kutusu kadar peynir tüketmesi gerekir. Toplam yağ, doymuş yağ ve kolesterol alımını önerilen sınırın üzerine çıkarmamak ve şişman ergenlerde enerji sınırlamasına yardımcı olmak için süt ve süt ürünlerinin yarım yağlı veya yağsız olanlarından tüketilmesi önerilir. Ergenlik döneminde demir gereksinmesi kas kütlesi ve kan hacminin artışı ile artar. Kızlarda menstruasyonla kaybedilen demir, gereksinime eklenir. Günlük demir gereksinmesi erkeklerde 12 mg, kızlarda ise 15 mg’dır.

Çinko; protein sentezi, yara iyileşmesi, immün fonksiyon, dokuların büyümesi ve tamirinde görev alır. Bu mineral, büyümede cinsel olgunlaşmadaki rolünden dolayı, ergenlik döneminde özellikle önemlidir. Bu nedenle, çinko bakımından zengin olan ceviz, fındık, fıstık, badem, susam, kurubaklagiller, karaciğer ve etlerin ergenin günlük beslenmesinde yer alması gereklidir.

Vitaminler: Vitaminlere olan gereksinme büyüme ile artar. Ergenlerin artan enerji ihtiyacıyla birlikte tiamin, riboflavin ve niasin gereksinimleri de artar. A ve C vitaminleri yeni hücrelerin büyümesi ve sağlıklı bir cilt için, D vitamini ise iskeletin büyümesi için gereklidir. Ergen kızlarda gebelik durumunda, nöral tüp defekti riskini azaltmak için folik asit alımı arttırılmalıdır.

Posa: Ergenlik döneminde posa gereksinimi 15-25 g/gün arasında değişir. 15 gramın altında posa alımının yetersiz olduğu, konstipasyon başta olmak üzere bazı sağlık sorunlarına yol açtığı bilinmektedir. Bu dönemde yeterli posa alımını sağlamak için; günlük beslenmede kepekli ekmek, 4-5 porsiyon sebze-meyve ve haftada 2 kez kurubaklagil tüketilmesi önerilir.

Ergenlerin bağımsız davranışları, benlik arayışı, akranları tarafından kabul görme ve olumsuz vücut imajı yeme biçimi ile ilgili faktörlerdir. Ergenlerin yeme biçimi; öğün atlamaya eğilim, daha çok ev dışında yemek yeme, sık sık besin atıştırma, kolay yiyeceklere ağırlık verme, diyet yapma, vejetaryen beslenme eğilimi ve yeme alışkanlıklarında sık değişimlerle karakterizedir.

Ayaküstü Beslenme: Ergenler diğer çocukluk dönemlerine göre daha fazla evden uzak kalmaları nedeniyle, daha çok ev dışında yerler. Genellikle de ayaküstü yenilen hamburger, tost, kola, cips gibi besinlere eğilim gösterirler. Bu tür beslenme alışkanlığı; ergenlerin fazla miktarda yağ, doymuş yağ ve şeker, yetersiz miktarda sebze ve meyve tüketimine dolayısıyla yetersiz A vitamini, C vitamini ve posa alımına ve dengesiz beslenmeye neden olarak, şişmanlık ve kalp-damar hastalıklarının oluşma riskini artırmaktadır.

Olumsuz Vücut İmajı: Bazı ergenler boya göre ağırlıkları konusunda gerçekçi olmayan beklentiler içinde olabilirler. Bu durum özellikle kendine güveni az olan ve kendini olumsuz değerlendirenler arasında görülür. Bu yaş grubundaki erkeklerin 1/3’ünün, kızların 1/2’sinin hatta daha fazlasının kendilerini şişman buldukları belirlenmiştir. Bu nedenle, ergenler kilo kaybetmek ya da en azından kilo almamak için çaba gösterirler. Diyet yapma konusunda genellikle katı ve seçici davranırlar, çabuk kilo verme isteği ile oldukça sınırlı diyetlerle başarıya ulaşamadıkları gibi, bazen tehlikeli sonuçlarla da karşılaşabilirler. Ergenin çok ince olma isteği, bazen sağlığı ciddi derecede tehdit eden obsesyonlara neden olur. Öyle ki, normal ağırlıklı ya da zayıf olsalar bile kendilerini şişman olarak görürler. Bu konudaki obsesyonlar yeme bozukluğu hastalıkları ile sonuçlanabilir.

GEBELİK DÖNEMİNDE BESLENME

Gebelik ve emziklilik, doğurganlık çağındaki her kadın için doğal bir olaydır. Bu dönemlerde anne ve bebek sağlığını etkileyen birçok etmen vardır. Bunlar; annenin yaşı (18 yaş altı veya 35 yaş üstü doğumlar), gebelik sayısı/çoğul gebelikler, son iki gebelik arasındaki süre, kronik hastalıklar, ilaç kullanımı, genetik yapı ve en önemlisi yeterli ve dengeli beslenmesidir. Ülkemizde yetersiz ve dengesiz beslenme sorunlarından etkilenen grupların başında okul öncesi yaş grubu çocuklarla birlikte gebe ve emzikli kadınların geldiği bilinmektedir. Beslenme sorunlarının başlıca nedenleri; gebelik ve emziklilikte artan gereksinmelere uygun olarak günlük beslenmeye ek yapılmaması, ekonomik yetersizlikler nedeniyle besin alımının azalması, gelenek ve göreneklerin etkisi nedeni ile yanlış besinlerin seçimi, yiyecek hazırlama ve saklamada yapılan yanlış uygulamalardır. Bilimsel çalışmalar, gebelik ve emziklilik döneminde annelerin yeterli ve dengeli beslenmesinin; hem kendi sağlığının uzunca süre korunabilmesinde hem de bebeğin sağlıklı doğması ve gelişmesinde etkin olduğunu göstermektedir. Bu nedenle gebelik ve emziklilik döneminde bebek ve anne sağlığının temel taşlarından birisi yeterli ve dengeli beslenmedir.

Gebe kadının beslenmesi ile anne karnındaki bebeğin sağlığı arasında önemli bir ilişki bulunmaktadır. Anne karnındaki bebeğin bedensel ve zihinsel olarak büyümesi ve gelişmesi annenin gebeliği süresince yeterli ve dengeli beslenmesi ile mümkündür.

Sağlıklı bir gebelik için, ağırlık kazanımının miktarı kadar hızı da önem­lidir. Gebeliğin ilk üç ayı süresince beklenen ağırlık kazancı 1-2 kg olup; adolesanlarda ise 2-3 kg’dır. Daha sonraki dönemde haftalık ağırlık kazanımı 0.3-0.5 kg civarında beklenmektedir. Gebeliğin başlangıcında şişman olan kadının fazla ağırlık kazanmasına gerek yoktur. Aşırı şişmanlık doğum zorluğuna neden olabilir. Yaşı küçük (18 yaş altı) ve fiziksel uğraşısı çok olan gebelerde; gebelik başlangıcında zayıf olan kadında bebeğin beslemesinde güçlük olabilir. Bu gebelerin 14-16 kg ağırlık kazanmaları istenir. Böylece genç yaşta gebe kalan kadın bir taraftan kendi, diğer taraftan da bebeğin büyümesini sürdürürken, vücudundaki besin öğeleri depolarını dengede tutmalıdır.

Enerji: Gebelik öncesi ağırlığa göre eklemeler yapılır. Buna göre:

1.    Gebelik öncesi ağırlık normalse,

− 1-3. ay normal ihtiyaca 150 kalori/gün,

− 4-9. ay 300 kalori/gün ek yapılır.

2. Gebelik öncesi kadın şişmansa enerji eklemesi yapılmaz, gerek­sinim kadar verilir.

3. Gebelik öncesi kadın çok şişmansa ilk 3 ay enerji kısıtlı verilirse de bu kısıtlama 1200-1500 kaloriden az olmamalıdır, 4. aydan sonra kısıtlama yapılmaz.

4. Gebelik öncesi kadın zayıfsa; ilk 3 ay 250 kalori, 4-9 ay 300 kalori ek yapılmalıdır.

Protein: Gelişen bir bebeğin vücut hücreleri, anne vücudundaki değişiklikler ve özellikle de plasenta, proteine gereksinim duyar. Anne karnındaki bebeğin büyümesi, ortalama 950 g kadar protein birikmesi demektir. Bu nedenle gebelikte, günlük fazladan 20 gram veya 1.2 g/kg/gün proteine ihtiyaç vardır.

Demir: Gebelikte artan demir gereksiniminin besinlerle karşılanabilmesi için normal gereksinime ek olarak 10-20 mg demir alınmalıdır. Gebe­likte beslenme programı içinde demirden zengin besinlerin (kırmızı et, kümes hayvanları, kuru baklagiller, kuru meyveler, pekmez, tam tahıl ve zenginleştirilmiş tahıl ürünleri gibi besinler) yer alması önemlidir. Ayrıca demir emilimini engellediği için yemeklerle birlikte çay- kahve içilmemelidir. Yemeklerde mutlaka taze meyve ve suları, salataların (C vi­tamininden zengin) bulunması demirin vücutta kullanımını artıracaktır. Sağlık Bakanlığı’nın politikası olarak; gebelerde klinik anemi olmasa da günlük demir gereksinimi göz önüne alınarak tüm gebelere ikinci trimestirden başlayarak 6 ay ve doğum sonu 3 ay olmak üzere toplam 9 ay süre ile günlük 40-670 mg elementer demir verilmektedir.

Kalsiyum: Gebelik süresince kemik yapısını oluşturan kalsiyumun yeterli miktarda alımı, bebeğin iskelet yapısının gelişimine, annenin de kemik kitlesinin korunmasına yardımcıdır. Gebe­lik süresince yeterli miktarda kalsiyum tüketimi daha sonraki dönemde osteoporoz riskinden sizi korur. Gebe kadınların günlük kalsiyum ihtiyacı 1000-1300 mg, adolesan gebelerin gereksinimi ise günlük 1300 mg’dır. Süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller iyi bir kalsiyum kaynağıdır.

Vitaminler: Gebelikte artan enerji eklenmesi ile birlikte B vitaminlerinin (tiamin, riboflavin ve niasin) gereksinmesi de artmaktadır. Ayrıca doku yapımında kullanılacak proteine yardımcı olarak B6vitamini, B12vitamini, folik asit gereksinmesi de artar. Gebelikte yeterli folat alımının (600 mcg/gün) nöral tüp defektleri riskini azalttığı gösterilmiştir.Gebeliğin getirdiği besin öğesi ihtiyaçları çeşitli besinleri içeren, yeterli ve dengeli bir diyetle karşılanabilmektedir. Ancak karşılanmaması durumunda multi-vitamin ve mineral suplemanı kullanması önerilebilir.

EMZİKLİLİK DÖNEMİNDE BESLENME

Emzirme, bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için en uygun beslenme yöntemidir. Anne ile bebeğin sağlığı üzerinde biyolojik ve psikolojik bir etkiye sahiptir. Emzirme sırasındaki enerji ve besin öğeleri ihtiyacı gebelikte olduğundan daha fazladır. Anne gebelikte iyi beslenmişse, ihtiyaçlarını kısmen karşılayabilecek yağ deposuna sahiptir. Bu yağ deposunun kullanılması ile doğumu izleyen ilk haftalarda anne kilo kaybeder.

Emziklilik döneminde süt üretimi için gerekli olan enerji iki kaynak­tan sağlanır:

1. Gebelik süresince vücut yağı olarak depolanan enerji,

2. Besin gruplarından gelen enerji.

Süt veren kadın hem kendi vücudundaki besin öğeleri depolarını dengede tutmak hem de salgıladığı sütün karşılığı olan enerji, protein, mineral ve vitamin­leri almak için yeterli ve dengeli beslenmelidir. Aksi takdirde kendi vücut depolarından harcamaktadır. Bu da sağlığının bozulmasına ve yetersiz süt salgılanmasına neden olmaktadır.

Emziklilikte Enerji ve Besin Ögeleri İhtiyacı

• Sütü ile bebeğin ihtiyacını tamamen karşılayan bir kadın günde ortalama 700-800 ml süt salgılar. Bu sütün karşılığı olan enerji ve besin öğeleri ihtiyacı emziklilik dönemi­nde de normal gereksinmeye ek yapılarak artırılmalıdır.

• Yeterli düzeyde anne sütü üretimi için yeterli miktarda sıvı almaya özen gösterilmeli­dir. Günde en az 8-12 bardak sıvı alınması yeterlidir.

• Emziklilik döneminde suyun yanı sıra besin değeri yüksek süt ve meyve suyu gibi içecekler tercih edilmelidir. Süt ve meyve suyu aynı za­manda diğer besin öğelerinin tüketimini de sağlayacağından, anne sütü verimliliğini de etkileyecektir. Örneğin; süt tüketimi kalsiyum, meyve suyu ise C vitamini sağlayacaktır.

• Emziklilik döneminde zayıflama diyeti yapılmamalıdır. Bu dönemde enerji alımı günlük 1800 kalorinin altına düşerse, vücut için gerekli olan besin öğelerini yeterli düzeyde alınmamaktadır. Özellikle emziklilik döne­minin başında düşük kalorili bir diyet uygulaması süt yapımını azaltmakta ve sütün besin değerini olumsuz etkilemektedir.

• Emziklilik döneminde alkol ve sigara kullanılmamalıdır.

• Soğan, sarımsak, brokoli, kabak, karnabahar, acı baharatlar veya kuru baklagiller, anne sütünün tadını değiştirebilir. Bu durum bazı bebeklerde hu­zursuzluk (gaz oluşturması, emmeyi reddetme gibi) yaratırken, bazıları hiç fark etmeyebilir. Bebeğinizde ciddi birtakım huzursuzluklar gelişirse, bu tür besinler ya daha az sıklıkla tüketilmeli ya da hiç tüketilmemelidir.

 

Tablo 3.Gebe ve emzikli kadınlar için gerekli günlük yiyecek tür ve miktarları

 

Alınması Gerekli Miktarlar

Yiyecek Grupları

Normal Yetişkin

Gebelik İçin Ek

Emziklilik İçin Ek

1.    Et, yumurta

   kurubaklagiller

2 porsiyon

1 yumurta veya 1 köfte büyüklüğünde et, ba­lık, tavuk veya 1 por. kurubaklagil)

1 porsiyon herhangi birinden

 

 

2. Süt ve sütten

    yapılan yiyecekler

2 porsiyon

1 porsiyon

(1 su bar­dağı süt veya yoğurt veya 2 kibrit kutusu büyüklü­ğünde peynir)

1 porsiyon

 

 

3. Taze sebze ve

    meyveler

En az 5 porsiyon

1-2 porsiyon

(1-2 adet muhtelif meyve veya 1 tabak salata veya 1 tabak sebze yemeği)

2 porsiyon

(2 adet meyve veya 1 adet meyve, 1 tabak salata veya 1 tabak sebze yemeği)

4. Tahıllar ve tahıl

    mamulleri

4 porsiyon

(3 porsiyon ekmek ve 1 porsiyon pilav, ma­karna veya börek vb.)

Hiç

1.5 porsiyon

(1 dilim ekmek ve 1 porsiyon pilav, ma­karna veya börek)

5. Yağlar ve şeker

25-40 gram

25-40 gram

Hiç

Bir miktar

(Pekmez ve sütlü tatlı olarak)

YAŞLILIKTA BESLENME

Toplumda yaşlı nüfusun artmasının, kronik hastalıklarda artış ve bağımlılık nedeniyle uzun dönem bakım hizmetlerine gereksinim, sağlık hizmetlerinin daha fazla kullanılması, hastanede kalış süresinin ve dolayısıyla sağlık harcamalarının artması gibi sonuçları olabilmektedir. Bu sonuçlar, bireyin yaşam tarzının ve beslenme alışkanlıklarının erken davet edebildiği kronik hastalıklardan, yaşlılıkta bu hastalıkların iyi yönetilememesinden olduğu kadar normal yaşlanma sürecine bağlı olarak görülen bir takım değişikliklerden de kaynaklanabilmektedir.

Sindirim, dolaşım ve boşaltım organlarının işlevlerinde değişmeler olur. Yaşlılıkta tükürük ve mide suyu azalır, alınan besinler daha az ve uzun sürede emilir, yemek borusunun hareketleri yavaşlar, mide daha geç boşalır. Bu nedenlerle yaşlı insan katı besinlerle beslenemez, bazı besinleri zor yutar, geç acıkır, kolayca kabız olur. Glikoz toleransı, kardiyak indeks, oksijen tüketme yeteneği, sinir iletim hızı, tat ve koku algılama yetenekleri, kas gücü, sindirim organlarının mekanik hareketi ve salgıları azalır. Metabolik atıkların böbreklerden atım hızı yavaşlar. Bazal metabolizma hızı yavaşlar. Hücrelerin ölümü sonucunda enerji harcamasında aktif olan yağsız doku kitlesi azalır. Kırk yaşından sonra yağsız kitlede her 10 yılda %2-3 azalma olur. Dişlerin kaybı, tat duyularındaki değişmeler, yalnızlık ve korku gibi psikolojik stres yaşlının besin alımını azaltabilir. Bağışıklık hücrelerinin sentezi yavaşlar, mikroplara karşı savaşan doğal oldurucu hücre aktivitesi T-hücre işlevi azalır. Bunun sonucu bireyin zararlı etkenlere karşı direnci azalır. Kemiklerin mineral içeriği azalır, 70 yaşında kemiklerde gençlikteki kalsiyumun kadında %60’ı, erkekte %76’sı kalır. Bunun sonucu osteoporoz görülür.

Yaşlılarda beslenme ile ilişkili ortaya çıkabilecek sağlık sorunları arasında; hipertansiyon ve felç gibi kardiyovasküler sistem hastalıkları, kanserler, artrit ve osteoporoz gibi kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları, diyabet, şişmanlık, malnütrisyon, anemiler ve avitaminozlar en sık karşılaşılan sağlık sorunlarıdır. Yaşlı bireylerde en yaygın görülen kronik hastalıklar; kalp-damar hastalıkları, hipertansiyon, osteoporoz, diyabet, böbrek hastalıkları ve kanser olarak bildirilmektedir.

Yaşlılarda çok çeşitli sebeplerle besin alımının azaldığı ve bu durumun yetersiz ve dengesiz beslenmeye neden olduğu bilinmektedir. Görme kaybı, tat ve koku almadaki azalma besin seçimini sınırlandırır, öğünden hoşlanmamaya neden olur ve besin tüketimini azaltır. Diş kaybı, takma diş kullanma, çiğneme ve yutma güçlüğü yaşlının besin tüketimini olumsuz etkileyen etmenlerdir. Kültürel ve yöresel farklılıklar da sağlıklı besin seçimini etkileyebilir. Satın almadaki zorluklar, gelir azlığı nedeniyle yiyeceğe ulaşamama, yiyecek saklama, hazırlama ve pişirmedeki zorluklar besin alımını olumsuz yönde etkileyen etmenler arasındadır. Demans, depresyon, stresli yaşam koşulları da yaşlı bireyin besin tüketiminin azalmasına neden olur. Ayrıca yaşlı bireylerde, kalp-damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet, osteoporoz gibi hastalıkların aynı anda bulunması nedeniyle sürekli bir veya birden çok ilacın kullanımı beslenme düzenini bozarak yetersiz beslenmeye neden olabilmektedir.

Diğer yaşamsal (yalnız yaşamak, eşini kaybetmiş olmak, emeklilik), psikolojik (izole yaşamak, bir bakımevinde/huzurevinde kalmanın verdiği sıkıntı), fiziksel (kurumlarda beslenme atmosferi gibi çevresel faktörler, hareket güçlüğü, besin satın alma olanaklarının azalması) nedenler de yaşlı bireylerin besin alımını olumsuz etkileyebilir.

Bu faktörlerin yanı sıra yaşlılıkta, negatif enerji dengesinin oluşmasına neden olacak şekilde besin alımının regülasyonunun bozulmasından kaynaklanan ve yaşlılık anoreksiyası olarak da adlandırılan düşük enerji alımı yaygın görülmektedir. Merkezi ve periferal mekanizmalarla nitrik oksitin besin alımını etkilemesi, hormonal değişiklikler, sitokinler, tokluk hissetmede etkili olan kolesistokinin ve insülinin tokluk düzeylerinin yaşlı bireylerde artmış olması, hipogliseminin yaşlı bireyler tarafından hissedilmesindeki bozulma olası metabolik mekanizmalardır.

Besin tüketiminin %50 ve daha yüksek oranda azalması yaşlılıkta görülen anoreksiya olarak düşünülmektedir ve anoreksiyanın, yaşlılar arasında en sık görülen yeme alışkanlıklarından biri olduğu; yaşlılarda malnütrisyona ve bunun sonucu olarak hastalık ve ölüme neden olabileceği belirtilmektedir.

Beslenme yetersizliğine duyarlı bir grup olan yaşlılarda beslenme durumunun saptanması ve değerlendirilmesi malnütrisyonun önlenmesi, sağlığın korunması ve geliştirilmesi açısından önem taşımaktadır. Bu amaçla, beslenme durumunun saptanmasında diyet öyküsü ve besin alımının saptanması, antropometrik ölçümler, klinik belirtiler ve sağlık öyküsü, biyokimyasal ve biyofizik testler (fonksiyonel testler), psikososyal veriler kullanılmaktadır. Antropometrik ölçümler sürekli ve düzenli olarak kullanıldığında bireyin beslenme durumu sağlıklı olarak değerlendirilebilir. Vücut ağırlığı, boy uzunluğu, üst orta kol çevresi, bel çevresi, kalça çevresi, deri kıvrım kalınlık­ları gibi ölçümler sıklıkla kullanılan yöntemlerdir. Yaşlılarda beden kütle indeksi (BKİ)’nin 21 kg/m2’nin altında olması yetersiz beslenmenin göstergesi olarak kabul edilmektedir. BKİ’nin 20-25 kg/m2 arasında tutulması yeterli ve dengeli beslenmenin bir göstergesidir.

Bel çevresi, kronik hastalıklar ve metabolik komplikasyonlar için risk değerlendirmesi amacıyla da kullanılmaktadır ve erkeklerde 102 cm ve kadınlarda 88 cm’in üzerinde olması yüksek riskin ve aşırı yağlanmanın göstergesidir. Bel çevresine ek olarak, kalça çevresinin birlikte kullanılması bedende toplanan yağın dağılımını göstermektedir. Bel/Kalça Oranı erkeklerde ≥1.0, kadınlarda ≥0.80 olması durumunda abdominal şişmanlığı ve hastalık riskini göstermektedir. Yaşlılarda beslenme yetersizliğine bağlı klinik belirtiler besin öğelerinin yetersizliğini tam olarak göstermemektedir. Bu nedenle biyokimyasal yöntemlerin beslenme öyküsü ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Biyokimyasal testlerle besin öğelerinin kan ve idrardaki düzeyleri belirlenerek yaşlılarda beslenme durumu ile ilgili objektif değerlendirme yapılabilmektedir. Serum albumin, prealbumin, total protein, transferrin düzeyleri yaşlıların protein yönünden beslenme durumunun göstergeleridir. Biyokimyasal parametrelerden hemoglobin, hematokrit, serum ferritin, demir, folik asit, B12 vitamini, B6 vitamini düzeyleri ise anemi yönünden beslenme durumunu göstermektedir. Kan lipitlerinin ölçümü kalp-damar hastalıklarının erken tanısı açısından önemlidir. Benzer şekilde yaşlı bireyler için sistolik ve diyastolik kan basıncı ölçümü hipertansiyonun erken evresinde belirlenmesine yardımcı olmaktadır.

Beslenme durumunu değerlendirmek amacıyla geliştirilen çeşitli tarama araçları arasında Malnütrisyon Risk Skalası, Prognostik Beslenme İndeksi, Hastane Prognostik İndeksi, Beslenme Risk İndeksi (NRI), Subjektif Global Araştırma (SGA), Mini Nütrisyonel Değerlendirme (MNA) ve Malnütrisyon Universal Tarama Aracı (MUST) sayılmaktadır.

Mini Nütrisyonel Değerlendirme (MNA), farklı kategorilerde (dört bölüm) 18 soru içermektedir. Bu bölümler; “Antropometrik Değerlendirme”, “Genel Değerlendirme”, “Besin Alımını Değerlendirme” ve “Subjektif Değerlendirme”dir. Değerlendirme testi tamamlandıktan ve son toplam puan (en yüksek 30 puan) elde edildikten sonra, eşik seviyelerine göre bireyin beslenme durumu sınıflandırılır: >23.5 puan; “Beslenme Sorunu Yok”, 23.5-17.0 puan arası; “Malnütrisyon Riski Var” ve <17.0 puan “Malnütrisyonlu”. Mini Nütrisyonel Değerlendirme testinin, 6 sorudan oluşan ve 5 dakika içinde uygulanabilen kısa formu (tarama bölümü) (MNA Short Form; MNA-SF) ise temel tarama prosedürü olarak kabul edilmektedir. Kısa formun, rutin sağlık bakımında beslenme durumunun taranması için önemli avantajlara sahip olduğu, ancak, huzurevleri ya da diğer kurumlarda kalan yaşlı bireyler için daha az verimli/etkin olduğu belirtilmekte ve bu yaşlılarda tam formun kullanılması önerilmektedir.

Yaşlı bireylerin yeterli ve dengeli beslenmesi; diyet ile ilişkili hastalıkların oluşumunu azaltırken, aynı zamanda yaşamlarını sağlıklı devam ettirmelerini, hastalık sonrası sağlığın yeniden kazanılması için gereken zamanın kısalmasını ve sağlık kaynaklarının daha verimli kullanılmasını sağlar. Yaşlı bireyler, gençlerle aynı besin öğelerine (protein, karbonhidrat, yağ, vitaminler, mineraller ve su), farklı miktarlarda gereksinim duymaktadırlar. Yaşlılıkta bazı besin öğelerinin gereksinmesi artarken, bazılarının gereksinmesi aynı kalmakta veya azalmaktadır.

Tablo 4. Yaşlılarda enerji ve besin gereksinimleri

Enerji ve besin ögesi

Önerilen miktar

Enerji

DMH X1.5 (30 kkal/kg/gün)

Protein

0.75-1.0 g/kg/gün (50-70 g/gün)

Yağ

Enerjinin %25’i

Karbonhidrat

Enerjinin %60’ı

Posa

25-30 g/gün

Kalsiyum

1300 mg/gün

D vitamini

10 mcg (400 IU)

E vitamini

20-30 mg/gün

B6 vitamini

1.5-1.7 mg/gün

B12 vitamini

2.5-3.0 mcg/gün

Folik asit

400-500 mcg/gün

C vitamini

75-90 mg/gün

Yaşlılıkta susama duygusunun azalması nedeniyle yeterince sıvı tüketilmemesi söz konusudur. Bu duruma, böbreklerin idrarı süzme yeteneğinin azalması, suyun yeterince geri emilememesi ve diüretik ve laksatif ilaçların kullanılması eklenince yaşlılarda dehidratasyon gelişir. Yaşlılar için günde 2 litre sıvı tüketimi önerilmektedir. Gereksinmeyi karşılamak için günde 8-10 su bardağı sıvı tüketilmesi uygundur. Fiziksel aktivite, hastalık durumu, çevre ısısı gibi faktörler sıvı gereksinmesini etkileyebilmektedir.

Bireysel ayrıcalıklar nedeniyle enerji ve besin öğesi gereksinmeleri farklılık göstermekle birlikte yaşlının yeterli ve dengeli beslenmesinde tüm besin gruplarının önerilen miktarlarda tüketilmesi gereklidir (Tablo 4). Bu şekilde uygulanan beslenme planı ile besin çeşitliliği sağlanarak gereksinim duyulan besin öğeleri yeterli alınabilmektedir. Bunun yanı sıra, yaşlı bireylerin diyetinin posadan, kalsiyumdan zengin olması önerilirken, tuz ve sodyum tüketiminin, şeker tüketiminin kısıtlanması gerektiği ve alkol ve sigaranın içilmemesi gerektiği üzerinde durulmaktadır. 

 

Tablo 5. Yaşlılar için enerji ve besin öğelerini karşılayacak günlük besinlerin yaklaşık miktarları

Besin Grupları

Günlük miktar

Besin türü

Süt ve süt ürünleri

 

3-4 porsiyon

2-3 su bardağı süt-yoğurt, 1-2 kibrit kutusu peynir

Et, yumurta ve kurubaklagil

2 porsiyon

90 g (2-3 köfte büyüklüğünde et, tavuk, balık)

1 köfte büyüklüğünde ete eşdeğer miktarlar:

1 Yumurta veya 20-30 g yağlı tohumlar (ceviz, fındık)

30-40 g kurubaklagil

Sebze ve meyve

 

5-7 porsiyon

3-4 tabak etsiz sebze yemeği,

2-3 adet meyve

Tahıllar

2-4 porsiyon

3-5 orta dilim kepekli ekmek

1 küçük kase pilav, makarna

Yağlar ve Şekerler

20-25 g

30-40 g şeker, bal, pekmez

 

TİP 2 DİYABET VE BESLENME TEDAVİSİ

Yaşam boyu süren bir hastalık olan diyabet hastalığı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için başlıca ölüm sebeplerinden birini oluşturması ve tedavi giderlerinin oldukça yüksek olması nedeniyle önemli bir sağlık sorunudur. Bu nedenle tedavi çok önem kazanmaktadır. Tedavinin ana hedefi metabolik kontrolün sağlanmasıdır. Diyabette metabolik kontrolü sağlayan etkenlerin başlıcaları; eğitim, tıbbi beslenme tedavisi, fiziksel aktivite, insülin ve oral antidiyabetiklerdir.

Diyabetik hastalara uygun bir diyet tedavisi ile hastalığın ilerlemesi ve komplikasyonları önlenebilir. Böylece insülin ve oral antidiyabetiklere olan gereksinim azaltılabilir. Günümüzde kan glikoz düzeyini etkileyen diyete bağlı etmenler, genellikle diyetin içerdiği karbonhidrat türü, protein, yağ asitleri ve posa miktarı olarak açıklanabilir.  Diyabet diyeti düzenlenirken diyabetli bireye ilişkin; yaş, cinsiyet, ağırlık, beden kütle indeksi, çalışma koşulları, sosyo-ekonomik durum, eğitim düzeyi, diğer hastalıklar, biyokimyasal bulgular, beslenme alışkanlıkları gibi veriler gözönünde bulundurulmalıdır.

Enerji Gereksinimi: Obezite ile bozulmuş glukoz toleransı, tip 2 diyabet arasındaki ilişki bilinmektedir. Tip 2 diyabetli hastaların %80-90'ı obezdir. Düşük enerjili diyetlerin ve vücut ağırlığı kaybının insülin duyarlılığının artması ve kan glikoz düzeyinin iyileştirilmesi üzerine olumlu etkileri vardır. Obez tip 2 diyabetik hastaların çoğunda sadece enerji kısıtlaması ve fiziksel aktivite, glisemik kontrolün sağlanmasında etkili olabilmektedir. Diyetin enerjisi hastayı uygun vücut ağırlığına getirebilecek ve bunu sürdürebilecek düzeyde olmalıdır. Uygun vücut ağırlığının sağlanması ve sürdürülmesi, enerji kısıtlamasının yanı sıra, beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi, fiziksel aktivite ve davranış değişikliği motivasyonunu da gerektirmektedir.

Enerji; bireyin vücut ağırlığı durumuna göre hesaplanır. Ağırlık durumu BKİ ile tanımlanır. BKİ, 18.5-24.9 arasında ise enerji, gereksinim kadar verilmelidir. BKİ 25-29.9 (hafif şişman) ve ≥30 (şişman) ise enerji sınırlandırılması yapılmalıdır. Hedef ağırlığa erişim (BKİ ≤ 27) 500-1.000 kkal/gün azaltılmış enerjili diyetle 3-6 ayda sağlanmalıdır. Vücut ağırlığını veremeyenlerin ise yeni ağırlık kazanmaları önlenmelidir.

Karbonhidrat Gereksinimi: Yemek sonrası kan şekerinin düzenlenmesini, öğünde tüketilen karbonhidratın hem kaynağı hem de miktarı etkilemektedir. Karbonhidratlar (CHO), tip 1 diyabetli kişilerin diyetlerindeki tokluk kan glukozunun esas belirleyicisidir. Karbonhidratlar diyabetik hastada Amerikan Diyabet Derneği (ADA) ve İngiliz Diyabet Birliği’nin önerilerine göre enerji alımının %55-60’ını oluşturmalıdır. Günümüzde karbonhidratın sağlandığı kaynaktan ziyade tüketilen toplam karbonhidrat miktarının, glisemik kontrolün sağlanmasında daha önemli olduğu bildirilmektedir. En uygun karbonhidrat miktarı ve türünü saptarken, kişinin beslenme alışkanlıkları, vücut ağırlığı, glikoz ve plazma kolesterol ile trigliserit düzeyleri dikkate alınmalıdır. Tam tahıllar, kurubaklagller, sebze-meyveler gibi rafine edilmemiş karbonhidratlar, şeker, reçel, tatlılar, bisküvi ve meşrubatlar gibi rafine karbonhidratların yerini almalıdır (2/3 oranında). Sükroz (çay şekeri) ve sükroz içeren yiyecekler, eşdeğer karbonhidrat ve enerji içeren diğer yiyecek ile değiştirilerek, günlük beslenme planında öğün içinde yer alabilmektedir. Ancak sükroz içeren yiyeceklerin yağ içerikleri de göz önüne alınmalıdır. ADA günlük enerjinin %5’inin sükrozdan sağlanabileceğini bildirmektedir. Diyetteki früktoz izokalorik sükroz ve birçok nişastalı yiyeceğe oranla daha düşük glisemik yanıtı oluşturmaktadır. Bununla birlikte fazla miktarda tüketilmesi (gereksinimin 2 katı veya enerjinin %20’si) serum kolesterol ve özellikle LDL-kolesterol düzeylerini yükseltecektir. Dislipidemisi olan diyabetiklerde aşırı früktoz tüketimi kısıtlanmalıdır ancak bu öneri diyette früktozun alınacağı doğal kaynak olan meyve ve sebzenin sınırlandırılması anlamına gelmemelidir.

Glisemik kaliteyi gösteren glisemik indeks (Gİ) ile glisemik kalite ve kantiteyi gösteren glisemik yük (GY), diyet karbonhidratlarının değerlendirilmesinde kullanılan yöntemlerdir. Kısaca bir besinlerin kan şekerini yükseltme etkisi Gİ, besinin içerisinde bulunan toplam karbonhidrat miktarı ile kan şekerini yükseltme etkisinin birlikte değerlendirilmesi ise GY olarak tanımlanabilir. Gİ’si yüksek besinlerle beslenmenin diyabet, kardiyovasküler hastalıklar, insülin direnci ve obezite riskini artırdığı düşünülmektedir. Diyabetiklerin diyetlerini düşük Gİ’li besinlerden oluşturma gereği, sağlıklı bireylerin aksine diyabetik hastaların yüksek Gİ’li besinlerin tüketiminden sonra fazla glisemik ve insülin yanıtları vermeleridir. Bunun sonucunda ise insülin ve ilaç tedavisine ihtiyaç duymaktadırlar. Gün boyunca insülin seviyesinin yüksek kalması ise yağ asitleri ile birlikte karbonhidrat oksidasyonunu arttırarak karaciğer ve adipoz dokudaki yağ depolarında çok düşük yoğunluklu lipoprotein sentezinin artmasına neden olur.

Diyet Posası: Posa, bitkisel besinlerde bulunan destek dokularıdır ve insan barsaklarında sindirim enzimleri tarafından sindirilemedikleri için dışkı oluşumunu sağlayalar. Çözünür (Kurubaklagiller, bezelye, yulaf, arpa ,elma, por­takal ve havuç gibi birçok meyve ve sebzede), çözünmez (Tam buğday unundan yapılmış ürünler, buğday ve mısır kepeği, meyve kabukları ve kök sebzeler dahil birçok sebzeler çözünmez posa içerir) olarak iki grupta incelenirler. Besinler, çözünür ve çözünmez posa olmak üzere her ikisinin karışımını içerirler. Çözünür posanın iyi kaynağı olan bir besin, bir miktar çözünmeyen posa da içerebilir. Örneğin; meyve ve sebzeler pektin (çözünür) ve seluloz (çözünmez) içerirler. Bununla beraber,meyveler daha çok pektin, sebzeler ise seluloz içerirler. Posa, suda çözünmeyen (selüloz, hemiselüloz, lignin) ve suda çözünen (bazı hemi selülozlar, gumlar ve pektik öğeler) olmak üzere bakterilerince kısa zincirli yağ asiti sentezini sağlarlar. Kısa zincirli yağ asidinin hidrolizi sonucu oluşan asetat, propionat ve bütirat kolesterol sentezini azaltır. Pektin, suda çözünür bir posa türüdür ve jel oluşturma özelliği vardır. Böylece besinlerin sindirim sisteminde geçişi yavaşlar. Bu durum insulin regülasyonu ile kan şekerinin düşmesine ve ayrıca lipit emiliminin de azalması sonucu trigliserit düzeyinde azalma sağlamaktadır. Buğday özü (rüşeym), kepekli tahıl ürünleri, yağlı tohumlar (fındık, ceviz, badem, fıstık) ve kurubaklagiller hem lif içerikleri hem de B gurubu vitaminleri, E vitamini, magnezyum ve krom içerdiklerinden önerilmektedir.

Protein Gereksinimi: Diyabetik bireylerin protein gereksinimi diyabetik olmayan bireylerle aynıdır. Diyabetik hastalarda, insülin aktivitesinin azalmasıyla, protein sentezi bozulmakta ve aminoasitler, glikoneogeneze yönelmektedir. Tip 1 diyabette günlük protein alımı yeterli olmalıdır. ADA’nın 2001 yılı önerilerinde, günlük protein gereksiniminin enerjinin %15-20’si kadar olabileceği (günlük 0.8-2.2 g/kg) rapor edilmiştir. Diyabetli kişilerin genel toplum için önerilen protein miktarından daha düşük veya yüksek protein alımı konusundaki bulgular yetersizdir. Protein sentezinde gerekli elzem aminoasitlerin alınabilmesi için, önerilen proteinin en azından yarısının hayvansal kaynaklardan karşılanması gerekmektedir. Diyet proteini, diyabette, böbrek fonksiyon kaybının ilerlemesinde önemlidir ve glomerüler sklerozisin patogenezinde önemli rol oynayan glomerüler filtrasyonu artırmaktadır. Yüksek düzeyde protein alınması, çeşitli mekanizmalarla böbrek hasarına neden olmaktadır. Laboratuar hayvanlarına aşırı protein verilmesinin, glomerüler filtrasyon hızını, renal kan akımını, nefron glomerüler filtrasyon hızını ve transkapiller hidraülik basıncı artırdığı bulunmuştur. Kreatin klirensinin, diyet proteininden direkt olarak etkilendiği ve aşırı protein alınmasının nefropati oluşumuna zemin hazırladığı yapılan çalışmalarla belirlenmiştir. Nefropatisi olan diyabetli hastalarda ve kronik böbrek yetersizliğinde düşük proteinli diyet, renal fonsiyonlardaki bozulma hızını yavaşlatmaktadır. Nefropati gibi protein sınırlaması söz konusu olduğunda protein miktarının yaklaşık 0.8 g/kg/gün (günlük enerji gereksiniminin yaklaşık %10’u) olması gerektiği 2001 ve 2002 ADA önerilerinde özellikle belirtilmiştir.

Yağ Gereksinimi: Bu konuda çeşitli organizasyonların görüşleri bulunmaktadır. Avrupa Diyabet Çalışma Grubu (2000), enerjinin %25-35'inin yağdan gelebileceğini belirtirken ADA (2000 ve 2002), enerjinin yağdan gelen oranını ≤%30 olarak önermektedir. Doymuş yağ (SFA) oranı giderek azaltılmaktadır. ADA, SFA oranını ≤ %10, Amerikan Kalp Derneği (2000) ≤7 olarak önermektedir. Çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA), HDL düzeyini yükseltmediği için ≤%10, tekli doymamış yağ asitleri (MUFA) ise <%15 (MUFA + CHO %60-70), PUFA/SFA oranının 2/1 ve diyet kolesterolünün ise plazma kolesterol düzeyine göre (≤300 mg/gün, ≤200 mg/gün) düzenlenmesi gerektiği bildirilmektedir. Besin içindeki yağ asidi türleri de komplikasyonları önleme veya tedavide önemlidir. Özellikle omega 3 yağ asitlerinden sentezlenen eikozapentaenoik asit (EPA) ve dekozaheksaenoik asit (DHA)’lar glukoz transportunun ve oksidasyonunu arttırdığı ve hiperinsülinemiyi önlediği, hepatik VLDL yapımını azalttığı bildirilmektedir.

Vitaminler: A, C ve E vitaminleri antioksidandırlar. Bu özellikleri nedeniyle lipit peroksidasyonunu ve serbest radikal oluşumunu önleyerek komplikasyonları (mikro-makro anjiopatiler) azaltırlar. Günde 100-200 mg E vitamini eklenmesi ile 50-100 mg C vitamini eklenmesi önerilmektedir. B grubu vitaminleri de nöropati ve poliüri gelişimini önlemek için önemlidir.

Mineraller: Diyabetiklerin %25'inde hipomagnezemi gösterilmiştir. Magnezyum insülin transportunda, insülin biyosentezinde, glukoz homeostazında, insülinin aktif hale geçmesinde ve pankreasın egzokrin fonksiyonlarının yerine getirilmesinde önemli bir mineraldir. Ayrıca krom, çinko ve selenyum tedavisinde metabolik enzim aktivitelerini arttırır. Diyabette hipertansiyon, ateroskleroz ve nöropati komplikasyon risklerini azaltmak için sodyum sınırlaması (<2.400 mg/gün) yapılmalıdır. Bu komplikasyonları önlemek için günlük tuz miktarı ≤6 g olmalıdır.

Öğün sayısı: Diyabetteki esas bozukluklardan biri de alınan besine gerektirdiği kadar insülin yanıtının olmamasıdır. Yiyeceklerin gün içinde dağılımı çok önemlidir. Uzun açlık dönemleri sonucunda kontrolün kaybedilerek aşırı yiyecek alımı, insülin yanıtındaki bozukluğu daha da belirginleştirmektedir. Bu nedenle diyabetik hastalara günde 3 ana 3 ara olmak üzere 6 öğün önerilmektedir. 

Yapay Tatlandırıcılar ve Diyet Ürünleri: Yapay tatlandırıcılar enerji içerenler (fruktoz, sorbitol, mannitol, ksilitol) ve enerji içermeyenler (sakkarin, siklamat, aspartam ve asesülfam-K) olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Sorbitol, mannitol ve ksilitol gibi şeker alkoleri (polioller) sukroza göre daha düşük glisemi yanıtı oluşturan tatlandırıcılardır. Ancak diğer tatlandırıcıların kullanılmasına göre daha belirgin bir avantajları da yoktur ve aksine aşırı miktarda tüketilmelerinin laksatif etkisi bulunmaktadır.

Özellikle “Diyabetik” tanımı altında satılan diyabetik tatlı ürünlerinin hangi tatlandırıcıları içerdiği incelenmeli ve diyabetliler bu konuda eğitilmelidir. Çünkü bu tür ürünlerin yapımında tatlı tada ulaşabilmek için normalden daha fazla şeker alkolleri ve fruktoz kullanılmakta ve bunların güvenliğine inanan diyabetliler tarafından tüketildiklerinde laksatif etki yanında aşırı fruktoz alımıyla dislipidemi ve aşırı sorbitol alımıyla nöropati riski artmaktadır. FDA tarafından onaylanan enerji içeriği olmayan tatlandırıcılar (yapay tatlandırıcılar) sakkarin, aspartam, asesülfam potasyum ve sukralozdur ve diyabetikler tarafından kullanımının emniyetli olduğu bildirilmiştir.

Bununla beraber az da olsa yan etki risklerinden dolayı mümkün olduğunca tatlandırıcıları azaltmak ve gıdaların doğal tatlarına alışmaya çalışmak daha çok tercih edilmelidir.

 

 

KALP DAMAR HASTALIKLARINDA BESLENME

Kalp damar hastalıkları, tüm dünyadaki ölümlerin birinci derecede ne­denidir. Günümüzde dünya nüfusunun %25’i kalp damar hastalıklarından etkilenmektedir. Ülkemizde de önemli bir sorun olan kalp damar hastalık­larının görülme durumu 50 yaş üstündeki yetişkinlerde %12-15 arasında değişmektedir. Yaşam kalitesini düşüren ve ölüm nedenlerinin başında yer alan kalp damar hastalıklarının başlıca risk faktörleri; hipertansiyon, kanda artmış LDL-kolesterol ve trigliserit düzeyleri, HDL-kolesterol’ün düşük olması, sigara içimi, diyabet ve şişmanlıktır. Türkiye’de yetişkin nüfusun yarıya yakını kalp damar hastalıkları riski altındadır.

Kalp damar hastalıkları, sağlıklı beslenme ve yaşam tarzı değişikliği ile önlenebilen veya oluştuktan sonra tıbbi tedavi, beslenme tedavisi ve ya­şam tarzı değişiklikleri ile iyileştirilebilen bir sağlık sorunudur. Kalp damar hastalıkları risk faktörlerinin iyileştirilmesinde; doymuş yağların ve rafine karbonhidratların tüketiminin azaltılması, tekli doymamış yağ asitlerinin ve posa içeriği yüksek besinlerin tüketiminin artırılması temel hedeflerden­dir.

Doymuş yağ asitleri toplam kolesterol ve LDL-kolesterolünü arttırır. Metabolik çalışmalarda, doymuş yağ asitlerinin yerine, hem tekli doymamış hem de n-6 çoklu doymamış yağ asitleri konulduğu zaman, total ve LDL-kolesterolünde azalma olduğu bu konuda çoklu doymuş yağ asitlerinin, tekli doymamış yağ asitlerinden daha etkili olduğu ortaya konmuştur. Tekli doymamış yağ asitleri; zeytin yağı, kanola yağı ve yağlı kuru yemişlerde, n-6 çoklu doymamış yağ asitleri ise ayçiçek, soya, mısır yağında bol miktarda bulunur.

Çoklu doymamış yağ asitlerinden zengin bitkisel yağların raf ömrünü uzatmak amacıyla uygulanan hidrojenlendirme işlemi sırasında trans yağ asitleri oluşur. Trans yağ asitlerinin, hem LDL düzeyini arttırarak hem de HDL düzeyini azaltarak daha aterojenik plazma lipid profili oluşmasına neden olduğu metabolik çalışmalarda gösterilmiştir.

Güçlü antiplatelet ve antiinflamatuar etkileri olan Omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin; lipidler, lipoproteinler, kan basıncı, kardiyak fonksiyon, arterial uyum, endotel fonksiyonu, vasküler reaktivite ve kardiyak elektrofizyolojisi üzerine biyolojik etkileri vardır. Omega –3 yağ asitlerinden; Eikosapentaenoik Asit (EPA) ve Dokosaheksaenoik Asit (DHA) balık yağında ve Alfa Linoleik Asit (ALA); keten tohumu, kanola yağı ve yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Orta yaştaki erkekler üzerinde yapılan epidemiyolojik çalışmalar; kalp damar hastalık riskinin yüksek serum kolesterolü, yüksek kan basıncı ve sigara içme gibi üç önemli risk faktörü tarafından arttırıldığı konusunda kesin kanıtlar sağlanmıştır. Bu risk faktörleri arasında sinerjizm vardır, söyle ki; birden fazla risk faktörünün aynı anda varlığı hastalık riskini tek tek risk faktörlerinin toplamından daha çok artırmaktadır. Diyet ve fiziksel aktivite değişiklikleri sonucunda oluşan kilo değişiklikleri, serum kolesterolü ve kan basıncındaki değişikliklerle yakından ilişkilidir.

Şişmanlık koroner kalp hastalıklarının (KKH) diğer bir risk faktörü olan diyabetle de ilişkilidir. Bir çok araştırma; HDL-kolesterolü arttıkça, KKH insidansının azaldığını göstermektedir. Aşırı kilo, sigara içme, fiziksel hareketsizlik ve alkolü bırakma durumlarında yüksek dansiteli lipoprotein kolesterolu düzeyleri azalmaktadır. Diyetsel faktörlerden posanın, özellikle de çözünür özellikte olanların, serum kolesterolünü düşürücü etkisi vardır. Ancak, serum kolesterolunu benzer şekilde etkileyen diyetle ilgili faktörler pek çok diyette aynı anda bulunduklarından, bu faktörlerin her birinin ayrı ayrı arterioskleroz oluşumuna etkisini kantitatif olarak ölçmek güçtür.

Bitkisel yiyeceklerden zengin diyet tüketen toplumun alt gruplarında genel populasyondan daha düşük KKH hızları saptanmıştır. İngiliz vejetaryenlerin, vejetaryen olmayanlara göre % 30 daha düşük KKH mortalite hızları vardır. Vejetaryenler arasında serum kolesterol düzeyleri; süt-yumurta yiyen vejetaryenlerinkinden ve vejetaryen olmayanlarınkinden belirgin şekilde düşük bulunmuştur. Kan ve dokulardaki kolesterol, diyet ve endojen sentez yoluyla sağlanır. Süt, hayvansal yağlar ve et başlıca kolesterol kaynaklarıdır. Yumurta sarısı da kolesterolden zengindir ancak, süt ürünleri ve etlerden farklı olarak doymuş yağ asitlerini içermez. Eğer süt yağları ve et alımı kontrol altında tutulursa, bazı sınırlamalar dikkate alınmak kaydıyla yumurta sarısı alımını çok fazla kısıtlamaya gerek yoktur.

Geniş çaplı kohort araştırmalarında; potasyum alımı ile inme riski arasında ilişki bulunmuştur. İlave potasyum desteğinin kalp damar hastalıkları ve kan basıncı üzerine koruyucu etkileri olduğunu gösterirken, riski azaltmada etkisi kanıtlanamamıştır. Günlük önerilen sebze ve meyve tüketim miktarları, yeterli potasyum alımını sağlar. Alkol tüketimi de KKH oluşumunu etkilemektedir.

İsrail, İskoçya, Amerika Birleşik Devletleri ve Yugoslavya’da yapılan bazı gözlemsel çalışmalarda; hafif-orta derecede alkol içenlerde, alkol kullanmayanlara göre biraz daha düşük KKH riski gösterilmiştir. Ancak İngiltere’deki yeni bir çalışmada; içkiyi sağlık nedeniyle bırakanların içki kullanmayanlar grubuna dahil edilmesi ile bu ilişkinin kısmen ya da tamamen açıklanabileceği ileri sürülmüştür. Antioksidantların yetersiz alımı, kanda homosistein düzeyinin yükselmesi de KKH riskini artırmaktadır. Folik asidin yetersiz alımı homosistein düzeyinin yükselmesine neden olmaktadır. Antioksidant öğeler, serbest radikallerin etkinliğine karşı koyarak arteriosklerozis oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur. Diyetteki bitki stenolleri, özellikle sitostanol; kolesterol emilimini engelleyerek serum kolesterolünü düşürür.

Kan basıncı arttıkça, hem KKH hem de inme riski artmaktadır. Hipertansiyon tedavisindeki birincil amaç, kardiyovasküler hastalık ve ölüm oranlarına ilişkin uzun dönemdeki toplam riskte en yüksek düzeyde azalma sağlanmasıdır. Hipertansiyonun oluşması çevresel, genetik faktörlerin bir sonucudur. Çevresel etmenler (beslenme, fiziksel aktivite azlığı, toksinler ve psikososyal faktörler vb) içerisinde beslenmeye bağlı faktörler kan basıncının dengelenmesinde başlıca etkendir. Bu nedenle halk sağlığı otoriteleri ve doktorların hipertansiyondan korunma ve tedavisine yönelik oluşturdukları rehberler içerisinde yaşam biçimi değişikliğinin gerekliliği vurgulanmaktadır.

Hipertansiyon tedavisinde yaşam tarzı değişiklikleri (tuz, alkol, protein alımının azaltılması, posa, potasyum ve magnezyum alımının arttırılması, kilo kontrolü) önerilmesine karşın bu konuda halen yeterli kanıt bulunmamaktadır. Sigara akut olarak kan basıncını ve kalp atım hızını arttırır. Sigara içiminden sonra 15 dakika boyunca kan basıncı yüksek kalır. Sigara miyokard infarktüsü ve inme için de önemli bir risk faktörüdür. Sigarayı bırakmakla kan basıncı kolay düşmez.

Tuz kısıtlamasının hastalar arasında geniş farklılıklar gösterse de kan basıncını ortalama 4-6 mmHg düşürmektedir. Sodyum kısıtlamasına siyahlar, yaşlılar, diyabetikler ve kronik böbrek yetmezliği olan hastalar daha iyi cevap verirler. Aşırı tuz tüketimi dirençli hipertansiyon nedenidir. Önerilen sodyum alımı 85 mmol/gün (<5 g/gün sodyum kolürürdür). Potasyum alımı arttırılırsa kan basıncının düşeceği gösterilmiştir. Sebze ve meyveden zengin, düşük yağ ve kolesterol ve doymuş yağ içeren DASH Diyeti (Dietary Approaches to Stop Hypertension) diyetinin kan basıncını düşürücü etkisi vardır. Omega-3 yağ asitlerinin >3g/gün alınmasının kan basıncını düşürücü etkisi vardır. Kalsiyum ve magnezyumun ek olarak alınmasının kan basıncını düşürdüğü gösterilmiştir. Bununla ilişkili olarak vejetaryen beslenmenin kan basıncını düşürücü etkisi olabileceği belirtilmektedir. Şişmanlık veya ağırlık artışı direkt olarak kan basıncını artırmaktadır. Obezlede ağırlık kaybı ile kan basıncı düşmektedir. Ağırlık kaybı ayrıca insülin direnci, diyabet, hiperlipidemi, SVH, obstrüktif uyku sendromu üzerine olumlu etki gösterir. Fiziksel aktivite kilo değişimine etkisinden bağımsız olarak kan basıncını düşürmekte, öte yandan toplam yağ alımındaki artış şişmanlık gibi hipertansiyon oluşumunu da arttırabilmektedir.

OBEZİTE VE BESLENME TEDAVİSİ

Obezite tekrar ortaya çıkma potansiyeline sahip, uzun süreli tedaviye ihtiyaç duyan kronik bir durumdur. Bu nedenle; diyet ve egzersiz ile davranış değişikliği tedavisinin birlikte uygulandığı kombine yöntemler gereklidir. Bu tür kombine yöntemler hem ağırlık kaybı sağlamada ve hem de kaybedilen ağırlığın uzun süre korunmasında büyük başarı sağlamaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere uluslararası pek çok kuruluş obezitenin ve kronik hastalıkların önlenmesinde yeterli ve dengeli beslenme alışkanlıklarının yerleştirilmesi ve hareketli yaşam biçiminin benimsenmesini önermektedir. Bu öneriler yağlı besinlerin (özellikle doymuş yağ, kolesterol ve trans yağ asidi içeren) ve basit karbonhidratların azaltılması, sebze- meyve, tam tahıl ve kurubaklagillerin tüketiminin artırılması şeklindedir (B düzeyi kanıt). Amerika Kanser Enstitüsü (National Cancer Institute-NCI) 20-35 g/gün posa alımının ve toplam yağ tüketiminin toplam enerjinin %30’undan az olması gerektiğini belirtmektedir. Amerikan Kalp (AHA) ve Diyabet Dernekleri (American Diabetes Association-ADA) ise enerjinin %55 ve daha fazlasının karbonhidratlardan, %30 ve daha azının yağlardan (DYA <%10, ÇDYA %10  ve  TDYA %15), %15-20’sinin proteinlerden gelmesini önermektedir.

Zayıflama diyetlerinin vitamin ve mineral içeriği gereksinim kadar olmalıdır. Çok düşük kalorili olmayan ve dengeli beslenme ilkelerine göre hazırlanmış zayıflama diyetlerinde yetersizlik sözkonusu değildir. Ancak düşük enerjili diyetlerde besin seçenekleri çok sınırlı olduğu için özellikle B grubu vitaminler, demir ve kalsiyum yönünden yetersizlikler gözlenebilmektedir. Bu nedenle kadınlar için 1200 kkal, erkekler için ise 1500 kkal/gün daha kısıtlı enerjili diyetlerde, vegan vejetaryenlerde, bazı besinlere karşı alerjisi veya intoleransı olanlarda, sigara ve alkol kullananlarda vitamin ve mineral takviyesi gerekebilmektedir.

Kalsiyum alımının farklı mekanizmalarla vücut yağ kütlesini etkileyebildiği düşünülmektedir.Günümüzde diyetle alınan kalsiyumun iskelet sisteminin devamlılığının ve düzenlenmesinin de ötesinde daha önemli rollerinin olabileceği öne sürülmektedir.      Posalı besinlerin enerji içerikleri düşüktür, çiğneme süresinin uzun olması nedeniyle yemek yeme zamanını uzatır, mide boşalma hızını yavaşlattığı için daha az besin tüketilmesini sağlar. Ayrıca dışkı hacmini ve nemliliğini artırarak konstipasyonu önler, safra asidi ve yağ asidi emilimlerini azaltarak kalp damar hastalığı riskini azaltır, insülin salınımı düzenleyerek hiperglisemiyi önler. Bu nedenle zayıflama diyetlerinde posa içeriği yüksek olan sebze, meyve, kurubaklagil ve tam tahıl ürünleri tercih edilmeli ve günlük ortalama 25-35 g posa alınmalıdır. Bu miktarı karşılamak için günlük 2 porsiyon sebze sebze yemeği veya salata, 3 adet meyve (kabuklu yenebilenler kabuğuyla), 1 porsiyon kurubaklagil yemeği, 3 dilim tam tahıl ekmeği ve  bir avuç yağlı tohumlardan (ceviz, fındık, badem vb.) yenmesi yeterlidir.

Kalp yetmezliği ve başka nedenlerle ödemi ve hipertansiyonu bulunan kişilerde tuz kısıtlanmalıdır. Fazla tuz tüketiminin yüksek kan basıncı ile ilişkisi olduğu kadar insülin direncini de kötüleştirdiği rapor edilmiştir. Günümüzdeki rehberlerde; fazla kilolu hipertansif bireylerde, tuz tüketiminin azaltılması gerekliliği vurgulanmaktadır. Beslenme rehberleri günlük tuz tüketiminin 6 gramı aşmamasını önermektedir.

Sofra tuzunun asıl adı “sodyum klorür”dür. Tuzun %60’ı klor, %40’ı ise sod­yumdan oluşur. Sodyum besinlerde doğal olarak bulunan bir mineraldir. Genellikle besinler gereksi­nenden daha fazla sodyum içerirler. Yetişkinler için en az sodyum gereksinmesi günde 500 mg’dır. Bu miktar yaklaşık ¼ tatlı kaşığı tuzdur. Besin hazırlama ve pişirmede tuzun kullanılmadığı toplumlarda günlük sodyum alımı 1600 mg (4 g) civarındadır. Gelişmiş ülkelerde 4-6 g/gün (10-15 g) sodyum tüketilmektedir. Tüketilen sodyumun büyük bir kısmı (%75) işlem görmüş besinlerden (konserveler, kraker, cips, ketçap, hazır çorba, et suyu tableti, salata sosları vb.) gelir.Salamura besinler de (zeytin, turşu, peynir gibi) sodyum alımına önemli oranda katkıda bulunur. Sodyum doğal olarak işlem görmemiş besinlerde de bu­lunmaktadır. Ülkemizde yapılan bir araştırmada halkımızın günlük ortalama 15 g tuz tükettikleri ve tuzu en çok yemeklerden (%55.5), ekmekten (%31.9) ve masada yemeklere ekleyerek (%12.6) aldıkları saptanmıştır. 

Vücuttaki metabolizma atıklarının atılabilmesi için yeterli miktarda sıvı alınmalıdır. Su başta olmak üzere, içecekler ve besinlerin içeriğinde bulunan görünür/görünmez su “sıvı” olarak tanımlanmaktadır. Günlük en az 2-3 litre sıvı tüketilmelidir. Bununla birlikte bireysel farklıklar ve aktivite düzeyi sıvı gereksinimini etkiler. Sıcak havalarda, fazla fiziksel aktivite yapıldığında, fazla proteinli ve tuzlu besinler tüketildiğinde, terleme ve idrarla, vücut ısısını artıran ateşli hastalıklarda solunum yolu ile sıvı kaybı artar. Yemek öncesi, sırası ve sonrasında bol su içilmesi kabızlığın önlenmesinde oldukça etkilidir. Kabızlık bireyin ağırlık kaybetmesini olumsuz yönde etkilemektedir. Sıvı tüketimi amacıyla şeker ilave edilmiş hazır meyve suları, gazlı içeceklerden vb. kaçınılmalıdır. Yapay tatlandırıcılar ve yağ yerine geçenler sınırlandırılmış besin tüketimine uyumu kolaylaştırabilir. Ancak tatlandırıcıların daha fazla ağırlık kaybı sağladığına veya günlük alınan besin miktarını azalttığına dair geçerli veriler bulunmamaktadır.

Günlük beslenme programı 3-6 öğün olarak planlanmalıdır. Sık aralıklarla beslenme, gereğinden fazla yemeyi önler, acıkmayı geciktirir, bir sonraki öğünde besin alımını azaltır ve her öğün sonrasında yiyeceklerin termojenik etkisi ile enerji harcamasını bir miktar artırır. Öğünlerde tüketilecek besinlerin miktarları da iyi ayarlanmalı, porsiyon kontrolü sağlamak için tartı kullanılmalı veya yiyeceklerin değişim listeleri öğretilmelidir.

Ağırlık kaybetmiş obezlerde prognozun çok iyi olmadığı, eski yaşam tarzına ve beslenme alışkanlıklarına dönüşün yüksek olduğu rapor edilmiştir. Ağırlık kaybı sağlandıktan sonra bireylerin 2-5 yıl süresince bu ağırlığı korumaları uzun dönemdeki başarılarını artıracaktır. Diyetteki tutarlılık ve bireysel davranış stratejilerinin geliştirilmesi ağırlığın korunmasında önemlidir. Davranış değişikliği tedavisinde amaç; yaşam boyu sürecek davranış değişikliğini oluşturmak ve böylece ağırlık kaybının korunmasını sağlamaktır. Hastalara, uygun olmayan yeme davranışını tetikleyen ve onlara karşı yeni tepkileri öğretir. Obezite tedavisinde davranış değişikliği tedavisinin vazgeçilmez olma nedeni, bireylerin şişmanlığa yol açan hatalı alışkanlıklarından vazgeçmeleri ve onların yerine doğru davranışları kazanmak zorunda olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunların yanı sıra, davranış değişikliği tedavisi ile psikolojik fonksiyonların iyileştirildiği, depresyona bağlı yıpranma oranının azaltıldığı bildirilmektedir.

Yapılan çalışmalarda davranış değişikliği tedavisinin süresinin en az 16 hafta, tedavi sonrasında ağırlığın korunma süresinin ise en az 1 yıl olması gerektiği belirtilmektedir. Tedavi süresi uzatılmış gruplarda; daha kısa süreyle uygulanan gruplara göre ağırlık kaybı daha fazla ve bu kaybı koruma sürelerinin de daha uzun olduğu bilinmektedir. Davranış değişikliği tedavisinde terapistle yapılan toplantıların sıklığı da önemlidir. Tedavinin başlangıcında toplantılar daha sık (bir ay süreyle haftada üç kez yarım saatlik görüşmeler); sonrasında daha seyrek (iki haftada bir), daha sonraları ise ihtiyaç duyuldukça toplantı yapılmalıdır. Tedavi boyunca görüşmelerin toplam sayısı yaklaşık 20-40 arasında değişmektedir.

Davranış değişikliği tedavisi, terapiste ve uygulanan bireye göre farklılıklar gösterse de tedavi planı genellikle kendi kendini gözlemleme, uyaran kontrolü, hedef belirleme, alternatif davranış geliştirme, pekiştirme-kendi kendini ödüllendirme, stres kontrolü, kognitif yapılanma-sosyal destek gibi yöntemlerden oluşur. Bunların dışında tedaviye katılan bireylere verilen beslenme eğitimi de tedavi basamakları arasında sayılabilmektedir. Davranış değişikliği tedavisi kapsamında bireylerin obezite ve diyet konusunda eğitilmesi kendilerine olan güveni artıracak ve belirlenen tedavi programına uyumu kolaylaştıracaktır.

KANSER VE BESLENME

Kanser hastalarında hem hastalığın meydana getirdiği metabolik süreç hem de uygulanan tedaviler sonucu görülen birtakım yan etkiler beslenme bozukluğuna neden olmaktadır. Bu bozukluğun ortaya çıkması ve ilerlemesi tedaviden alınan yanıtı, hastanın yaşam kalitesini ve sağ kalımı doğrudan etkilemektedir. Yeni tanı kanser hastalarında %31-87 oranında ağırlık kaybı görülmektedir.Kanser kaşeksisi immün sistemi baskıladığı için enfeksiyonlara eğilimi arttırmakla birlikte, kemoterapi ve radyoterapiye toleransı azaltmakta ve perioperatif komplikasyonları arttırmaktadır.Artmış insülin direnci ve lipoliz, artmış lipit oksidasyonu ile vücutta yağ kaybı, artmış protein döngüsü sonucu kas kitlesi kayıpları ve akut faz proteinlerinde görülen artma kanser kaşeksinin sonuçları arasındadır. Kanser hastalarının malnütrisyon riskini azaltmak veya önlemek için sık aralıklarla beslenme durumunun değerlendirilmesi gerekir. Ağırlık, BKİ ve laboratuar parametreleri beslenme durumunun değerlendirilmesi amacıyla kullanılan parametrelerdir. Ayrıca subjektif global değerlendirme, nütrisyonel risk indeksi ve NRS 2002 sıklıkla kullanılan yöntemlerdir. Kanser hastalarında ağırlık kaybının 1 hafta içinde %1-2 ; 1 ay içinde %5 veya 6 ayda %15 in üstünde olması ciddi kilo kaybının; BKI’nin 22 ve altında olması protein-enerji malnütrisyonun göstergesi olarak kabul edilebilir.

Beslenme tedavisini belirleyecek ve uygulayacak kişilerin, hastayı ayrıntılı olarak tanımaları gerekmektedir. Beslenme desteği; hastalığın yerine, uygulanacak tedaviye, süresine ve tedavinin olası yan etkilerine bağlı olarak planlanmalıdır. Ayrıca bu destek planlanırken sağkalım beklentisi, beslenme durumu, besin alabilme durumu ve barsak fonksiyonları da değerlendirilmelidir. Kanser hastalarında beslenme desteği için öneriler şunlardır:

· Malnütrisyon söz konusu ise düzeltilerek, katabolik durum kırılarak, sindirim sisteminin aktivitesini koruyarak ve immün cevabı arttırarak operatif riskleri azaltmak.

· Hastalığın veya tedavinin komplikasyonları nedeniyle malnütrisyonlu hastalarda, agresif onkolojik tedavilerde toleransı arttırmak.

· Radyasyon, cerrahi tedavi veya malign obstrüksiyon nedeniyle oluşan bağırsak bozukluklarından etkilenen hastalarda hayatı sürdürmek.

Oral Beslenme Desteği

Spesifik beslenme problemine bağlı olarak tedavi ayarlanmalıdır. Tat duyusu değişen hastalara lezzeti arttıracak çeşniler sunulmalıdır. Yiyecekler az az ve sık sık oda ısısında servis edilmelidir. Bağırsak sistemi sorunlu olan hastalara laktoz, yağ, posa ve tat modifikasyonu gereklidir. Kemoterapi ve/veya radyoterapi alan hastalarda eğer bulantı ve kusma varsa kuru yiyecekler yataktan kalkınca verilmeli, yağlı yiyecekler ve kızartmalardan kaçınılmalıdır.

Özefajit ve stomatit durumunda sıvı-yumuşak bir diyet tercih edilmeli, acı-baharatlı besinlerden kaçınılmalıdır. Yemekler çok sıcak veya çok soğuk servis edilmemelidir. Lezzet duyusunun kaybı veya değişmesi durumunda her zamanki diyete ek olarak bol çeşnili, aromalı, baharatlı yiyecekler eklenmelidir. Tuzsuz ve sade yiyecekler verilmemelidir. Kırmızı et, çikolata ve kahveden kaçınılmalıdır. Hastada erken doygunluk hissi oluşuyorsa bol kalorili konsantre diyet verilmelidir. Besin değeri düşük yiyecekler tercih edilmemelidir.

Hastada yutma güçlüğü yani disfaji gelişmişse besinler kolay çiğnenir ve tolere edilebilir olanlardan seçilmelidir. Kuru ve yalın olanlar seçilmemeli ve yiyecekler genellikle sos ve et suları ile beraber servis edilmelidir. Damağa yapışabilecek yiyeceklerden sakınılmalıdır.

Enteral ve Parenteral Beslenme Desteği

Enteral beslenme sindirim sistemi fonksiyonel olduğu durumlarda sıvı kıvamdaki besinlerin oral ya da beslenme tüpleri ile hastaya verilmesidir. Parenteral yani damar yoluyla beslenme, enteral beslenmenin mümkün olmadığı, kontrendike olduğu veya hasta tarafından kabul edilmediği ve normal besin alımının yetersiz olduğu hastalarda besin alımının sağlanması ve arttırılması imkanı sunar. Bu durumda makro ve mikro besin ögelerinin intra venöz olarak periferik veya santral damarlardan verilmesi gerekir. Kanser hastalarında parenteral nütrisyon; yetersiz beslenme ve kaşeksinin önlenmesi, anti tümöral tedavilere uyumun artması ve komplikasyonların azalması ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi amacıyla kullanılmalıdır.

SONUÇ

İyi beslenme yaşamın her alanında büyük önem taşımakla birlikte, birçok hastalıkta tedavinin etkinliğinin arttırılması açısından kilit rol oynamaktadır.

 

*: Uluslararası 2. Helal ve Sağlıklı Gıda Kongresinde sunulmuştur (7-10 Kasım 2013, Konya).

 

KAYNAKLAR

1.    American Diabetes Association. Position Statement Standards of Medical Care in Diabetes 2012 Diabetes Care 2012; (5):Supplement 1 DOI: 10.2337/dc12-s011

2.    Aykut M. Toplum Beslenmesi, Halk Sağlığı Genel Bilgiler (Ed: Öztürk Y, Günay O.) Erciyes Üniversitesi Yayınları-172. Kayseri 2011, ss 1141-1287.

3.    Baysal A, Aksoy M, Besler T ve ark. Diyet El Kitabı, 6. Baskı, Ankara, 2011

4.    Berdanier CD, Dwyer J, Feldman EB. Handbook of Nutrition and Food, 2’nd edition, CRC Press, Taylor and Francis Group, 2008.

5.    Eğitimciler İçin Eğitim Rehberi, Beslenme Modülleri, Sağlık Bakanlığı Yayın No:722 ISBN: 978-975-590-238-8, Ankara, 2008.

6.    Gebelik ve Emziklilikte Beslenme, Milli Eğitim Bakanlığı Çocuk Gelişimi ve Eğitimi 726TR0003, Ankara, 2011.

7.    Gökmen Özel H. Tip 1Diabetes Mellitus ve Beslenme, MİSED 2010;(23-24): 20-26.

8.    Hopancı Bıçaklı D. Kanser Kaşeksisi ve Klinik Nütrisyon Uygulamaları, Nütrisyonda Güncel Konular, (Ed: Erdem N, Gümüşel S) Türkiye Diyetsiyenler Derneği Yayını, İstanbul Tıp Kitabevi, 2011; ss 207-213.

9.    Kaya A, Tonyukuk Gedik V, Bayram F, Bahçeci M ve ark. Hipertansiyon, Obezite ve Lipid Metabolizması Hekim için Tanı ve Tedavi Rehberi, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği, Ankara, 2009, ss 9-49.

10.    Köksal G, Gökmen H. Çocuk Hastalıklarında Beslenme Tedavisi, 1. Baskı, Hatipoğlu Yayınları-124, Ankara 2000.

11.     Lichtenstein AH, Apel LJ, Brands M, Carnethon M, Daniels S, Franch HA, et al. Diet and lifestyle recommendations revision 2006. A scientific statement from the American Heart Association Nutrition Committee. Circulation. 2006;114:82-96.

12.    Ongan D. Huzurevlerinde Yaşlılara Sunulan Beslenme Hizmetlerinin Değerlendirilmesi ve Yaşlıların Beslenme Durumlarının Saptanması, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme ve Diyetetik Programı Doktora Tezi, Ankara, 2012.

13.    Samur G. Gebelik ve Emziklilik Döneminde Beslenme, Sağlık Bakanlığı Yayın No:726,ISBN: 978-975-590-242-5, Ankara, 2008.

14.    Süt, Oyun, Okul ve Ergenlik Döneminde Beslenme, Milli Eğitim Bakanlığı Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Mesleki Eğitim ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi, Ankara 2007.

15.    Şahin H. Obezitede Beslenme Tedavisi ve Doğru Bilinen Yanlışlar, Her Yönüyle Obezite Önleme ve Tedavi Yöntemleri, Türkiye Diyetisyenler Derneği Yayını (Ed: Arslan P, Dağ A, Türkmen EG) 1. Basım, ISBN 978-975-96110-3-3, Cem Ofset Matbaacılık, İstanbul, 2012.

16.    T.C. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü; Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi, Ankara 2004.

Wylie-Roset J, Delahanty LM. The role of diet in the prevention and treatment of diabetes. Nutrition in the Prevention and Treatment of Disease, Third Edition. DOI: http://dx.doi.org/10.1016/B978-0-12-391884-0.00032-9.